alıntı yazılar
alintiyazi@gmail.com
28 Şubat'ın Sırları
Namık Kemal Zeybek
Radikal, 07.03.2010
Üstten bakışlarla ve basite indirgeyerek söyleniyor yazılıyor...
Ne olmuş 28 Şubat sürecinde?
Necmettin Erbakan’ın Başbakanlığında kurulan 54. Hükümet’le ‘irticai faaliyetler’ tırmanışa geçmiş...
Laiklik konusunda duyarlı kuruluşlar ve de basın-yayın dünyamız bu durumun üzerine
gitmiş... Duyarlılığı sivriltilen Milli Güvenlik Kurulu da ‘muhtıra’ niteliğinde ‘irtica ile mücadele eylem planını’ yürürlüğe koymuş... Hükümet baskılara dayanamamış ve dağılmış... Yerine laiklik konusunda duyarlı bir hükümet gelmiş ve Türkiye kurtulmuş.
Öyle mi?
Hayır öyle değil!..
Gerçek sahnede görünenden çok, çok, çok farklıdır.
‘İrticai tırmanış’ sürecin sebebi değil uydurulmuş bahanesidir.
Gerçekte olan 54. Hükümet’in milli ve mahalli temelli bir siyaset uygulamasıdır.
‘Milli Kaynak Paketi’nin başarılı uygulamasıyla dıştan borç ve hibe olmadan da Türkiye’nin yönetilebileceği ispat edilmiştir. Paketin içindeki havuz sistemi ise ‘devletin parasını devlete satarak’ havadan çok kâr eden bankacılık sistemini çok üzmüştür. D-8’ler denilen İslam dünyasına açılım ise birçoklarını daha da üzmüştür.
Çok, çok üzülenler 54. Hükümet’i düşürmeye karar vermişler ve irtica tiyatrosunu, Sincan’daki Filistin oyunu temelinde sahnelemişlerdir. Bu arada ortalığın irtica ile kaynaması, oyunu sahneleyenlerin düşünmediği bir başka gelişmeyi getirmiştir.
İşte işin asıl sırrı da buradadır: O dönemde, ordu içinde kümelenmiş bir cunta vardır. İslam’a düşman, baasçı sosyalist birtakım subayların oluşturduğu bu cunta 28 Şubat sürecine kadar güçsüzdür. Kendilerine hep kuşku ile bakılır. Ordunun yaygın ortamında laiklik duyarlılığı egemendir ama dinsizlikten de hoşlanılmaz.
28 Şubat’ın karanlık ortamı bu cuntaya güç kazandırır... Darbe için gün sayılmaya başlanır.
Darbe kanlı olacak ve kalıcı bir askeri diktatörlük kurulacaktır.
İşte, 28 Şubat müdahalesi bir taşla iki kuş vurmuş; hem 54. Hükümet ortadan kaldırılmış hem de darbeci cuntanın bahanesi yok edilmiştir.
28 Şubat sürecinde Türkiye cuntanın darbesinden kurtulmuşsa da ikinci büyük sadmenin kalıcı etkileri sürüp gitmektedir.
Sözgelimi dini duyarlılıktan güç alıp, milli siyaset yürüten önemli bir kadro bölünmüş ve bir kısmı laikçilerin şerrinden batıya sığınma yolunu seçmişlerdir.
Halk birikimlerini yatırıma yönlendiren bir takım iktisadi oluşumlar ‘yeşil sermaye’ safsatasıyla çökertilmiştir.
Ülkemiz Global kapitalizmin oyunlarının kolayca oynandığı bir alan durumuna düşürülmüştür. Bu arada belirtmeliyiz ki, olaylara sıg mantıkla bakanlar sandığı gibi 9. Cumhurbaşkanı 28 Şubat sürecinin destekleyicisi değil; darbeci cuntanın oyunlarını bozup büyük felaketten kurtarıcı olmuştur. (bu hamur çok su kaldırır edt)
Belirtmeliyiz ki o darbeci cuntanın kalıntılarından kurtulmak ordumuzun gücüne güç katacak ve millet-ordu kaynaşmasını daha da yükseklere çıkaracaktır.
Diyorum ki; cuntacılara, müdahalecilere karşı olmak aynı zamanda Türk ordusunu sevmek demektir.
6 Mart 2010 Cumartesi
4 Mart 2010 Perşembe
Bizi Diyanet Vaizlerinden Kim Kurtarsın???
MEHMET NATIK'IN İZLENİMLERİ
mehmetnatik1@gmail.com
mehmetnatik1@gmail.com
Malumunuz Diyanet İşleri Başkanlığının resmi söylemle kuruluşunun 82. yıldönümünü idrak ediyoruz...
Vatana millete hayırlı olsun...
Bu vesileyle bir de 2010 yılı Kur'an Yılı ilan edilmiş...
Bu da insanlık alemine hayırlı olsun...
Sayın Başbakan bu tören vesilesiyle etkinlik çerçevesinde yaptığı konuşma da Diyanet camiasına bir çağrıda bulunarak
"Gerçek bilim adamlarının, gerçek aydınların, münevverlerin boş bıraktığı alanların, 'medya vaizleri' tarafından doldurulduğunu ve soru işaretlerinin hızla çoğaldığını da müşahede ediyoruz. Ben onun için siz değerli kardeşlerimden, lütfen bizi medya vaizlerinden kurtarın. Bunu istirham ediyorum." demiş...
İyi güzel hoş da bizi Diyanet vaizlerinden kim kurtaracak???
Maaşlar devletten...
Diyanet İşleri Başkanlığı binasını belki genel bütçeden sağlamışlardır ama camiler dahil her türlü ülke çapında yapılan binaların parası cemaatten...
Camilerin ve Kur'an Kurslarının her türlü masrafı cemaatten...
Özerk desen değil...
Devlet desen değil...
Biz anlamadık ki bu işten!!!
Ama bildiğimiz bir şey idare Diyanet İşleri Başkanlığında...
Neyin idaresi dinin yani kahir ekseriyet halkın dini olan İslam Dininin...
Sorsanız din hizmetlerinin düzenli yapılması diye bir cevap alırsınız...
Biz de soralım hizmet mi kontrol mü diye???
Laik temeller üzerine bina edilen bir yapıda din işlerini düzenleyen bir idare ve adına hizmet deniyor...
Valla bana pek öyle gelmiyor...
Cumhuriyetin bütün kurumlarının temelinde yatan halka güvenmeme güdüsü burada da kendini gösteriyor ve inançlarını da kontrol altında tutma güdüsüne dönüyor...
Bunlar yazılması gerekenler arasında buzdağının zerre ile ifade edilen kısmı...
Soru işareti çok...
Ne diyelim???
2 Mart 2010 Salı
"kurucu" demişken..
GöZLEMεCİ
sstirit@msn.com
biri çıkıyor
kurucu iradeyi yıkmaktan veya ihya etmekten bahsediyor..
öteki
kurucu iradenin aşılamazlığından dem vuruyor..
beriki
kurucu irade kalkmadan demokrasinin yerleşemeyeceğini söylüyor..
şucusu
tahkim kılındığı konumun farkına varmadan müptezellik ediyor kurucu iradeyi bahane ederek..
bucusu
mustafa kemale açıktan meydan okumaktan tırstığından kavramlamlaştırmaların saçağına sığınıyor, kurulanmak için..
söylüyorlar da söylüyorlar..
anlı-şanlı üniversitelerimizden birinin kelli-felli profu öğrencilere soru sorduğunda "bana göre" "bakış açıma göre" filan lakırtılarına daha fazla dayanamayarak "siz kimsiniz de kendi görüşünüz olacak" diyen hoca, orta geçmişte radikal bir tez ortaya atmıştı, anımsayacaklar vardır aranızda. herkesin fikir hürriyetinin kısıtlılığına ilişkin gevelediği bir vasatta adam "ben bu ülkede düşünce özgürlüğünün kısıtlandığına değil, bilâkis hakkından ve haddinden fazla fikir beyanında bulunulduğunu ve dile getirilen her şeye 'fikir' dendiğine inanıyorum, esas sorun da bu.." demişti de belirli mahfillerde şili depremi etkisi oluşturmuş; kabullenilmeyen her fikre yapılan muamele tedavüle koyulmuştu. "delidir, ne yapsa yeridir" bu ülkede söz; söyleyenden bağımsız değerlendirilmediğinden güme gitmişti. Bu fakir de işin gerçeği bu teze katılmakta.. hatta bir ileri aşamada hazmedilmeyen ürünler "fikir dışkısı" olarak ambalajlanmakta..
gelelim şu iradesi bir yana kurucu meselesine;
kurucu denince benim aklıma, masadakiler kalksa da sıra bize gelse diye önünde kimi zamanlar beklediğimiz, gecenin üçünde kazanlarda kaynayan, çoğu kez akşam saatlerine kalmadan tükenen, yedikten sonra az sofra keyfi yapayım demek bir yana aklınızın ucundan geçirdiğiniz anda "kalk kalk bekleme yapma!" diye bizzat sahibi tarafından uyarılan ve bunu hiç yadırgamadan kabullenen, öğrenci dostu ve karın doyurucu kazımağada yenilen kuru fasulye gelir. pastırmalısı, kavurmalısı değil elbet.. bir kuru kurufasulye neyine yetmez ki öğrencinin.
şu 'kurucu irade' ne meymenetsiz ne menem bişimiş ki üzerinde uzlaşılamıyor; bizim 'kuru' öylemi a! bi pürüz var herkesin bir yerinden baktığı, tuttuğu ve tutanın elinde kalan bu kurucu irade de.. ya ürün fason ya pişiricisi ehil değil.. tabii yeyicilerin ağız tadları ve bu işten anlaması da önemli.. ne yazıyordu meşhur bir baklavacının dükkanının duvarında "tadan ağız, yapan elden ustadır" 85 yıl önceki iradenin müşteri beğenisini önemsemeyen kurucuları hem pişiremediler hem zorla yedirdiler hem de adına kuru dediler, bizi gerçek 'kuru'dan soğuttular.. iyi ki bizim kurucu kazımağayıdı.. hafezanallah ya ismi kemalağa olaydı.. kurunun ve kurucunun iyisini bulunca kıymetini bilmek lazım gelir, yanında kuru soğanı unutmamak iktiza eder elbet.. sanırım önceki kurucular sofraya acı bir 'soğan'ı çok gördüler. "Güller arasındaki dikenlerden dolayı şikâyet etmemeli; Gülün dikenler arasında yaratıldığına şükredilmeli" kararince yapılmayan ve kararında yenilmeyen "kuru" sadece kendimize zarar vermez, ayaz havalarda bile kapı-pencere açmayı zorunlu kılar.. bu metaforların açıklanmasını tarafımdan beklemediğinden ve cumhuriyet tarihi boyunca ne neye karşılık geliyor bunu bilecek zeka seviyesine sahip olduğundan seni sevdiğimi unutma ey okur, sen de kuru sev her kurucuyu sevmek zorunda olmadığını zaten biliyorsun..!
sstirit@msn.com
biri çıkıyor
kurucu iradeyi yıkmaktan veya ihya etmekten bahsediyor..
öteki
kurucu iradenin aşılamazlığından dem vuruyor..
beriki
kurucu irade kalkmadan demokrasinin yerleşemeyeceğini söylüyor..
şucusu
tahkim kılındığı konumun farkına varmadan müptezellik ediyor kurucu iradeyi bahane ederek..
bucusu
mustafa kemale açıktan meydan okumaktan tırstığından kavramlamlaştırmaların saçağına sığınıyor, kurulanmak için..
söylüyorlar da söylüyorlar..
anlı-şanlı üniversitelerimizden birinin kelli-felli profu öğrencilere soru sorduğunda "bana göre" "bakış açıma göre" filan lakırtılarına daha fazla dayanamayarak "siz kimsiniz de kendi görüşünüz olacak" diyen hoca, orta geçmişte radikal bir tez ortaya atmıştı, anımsayacaklar vardır aranızda. herkesin fikir hürriyetinin kısıtlılığına ilişkin gevelediği bir vasatta adam "ben bu ülkede düşünce özgürlüğünün kısıtlandığına değil, bilâkis hakkından ve haddinden fazla fikir beyanında bulunulduğunu ve dile getirilen her şeye 'fikir' dendiğine inanıyorum, esas sorun da bu.." demişti de belirli mahfillerde şili depremi etkisi oluşturmuş; kabullenilmeyen her fikre yapılan muamele tedavüle koyulmuştu. "delidir, ne yapsa yeridir" bu ülkede söz; söyleyenden bağımsız değerlendirilmediğinden güme gitmişti. Bu fakir de işin gerçeği bu teze katılmakta.. hatta bir ileri aşamada hazmedilmeyen ürünler "fikir dışkısı" olarak ambalajlanmakta..
gelelim şu iradesi bir yana kurucu meselesine;
kurucu denince benim aklıma, masadakiler kalksa da sıra bize gelse diye önünde kimi zamanlar beklediğimiz, gecenin üçünde kazanlarda kaynayan, çoğu kez akşam saatlerine kalmadan tükenen, yedikten sonra az sofra keyfi yapayım demek bir yana aklınızın ucundan geçirdiğiniz anda "kalk kalk bekleme yapma!" diye bizzat sahibi tarafından uyarılan ve bunu hiç yadırgamadan kabullenen, öğrenci dostu ve karın doyurucu kazımağada yenilen kuru fasulye gelir. pastırmalısı, kavurmalısı değil elbet.. bir kuru kurufasulye neyine yetmez ki öğrencinin.
şu 'kurucu irade' ne meymenetsiz ne menem bişimiş ki üzerinde uzlaşılamıyor; bizim 'kuru' öylemi a! bi pürüz var herkesin bir yerinden baktığı, tuttuğu ve tutanın elinde kalan bu kurucu irade de.. ya ürün fason ya pişiricisi ehil değil.. tabii yeyicilerin ağız tadları ve bu işten anlaması da önemli.. ne yazıyordu meşhur bir baklavacının dükkanının duvarında "tadan ağız, yapan elden ustadır" 85 yıl önceki iradenin müşteri beğenisini önemsemeyen kurucuları hem pişiremediler hem zorla yedirdiler hem de adına kuru dediler, bizi gerçek 'kuru'dan soğuttular.. iyi ki bizim kurucu kazımağayıdı.. hafezanallah ya ismi kemalağa olaydı.. kurunun ve kurucunun iyisini bulunca kıymetini bilmek lazım gelir, yanında kuru soğanı unutmamak iktiza eder elbet.. sanırım önceki kurucular sofraya acı bir 'soğan'ı çok gördüler. "Güller arasındaki dikenlerden dolayı şikâyet etmemeli; Gülün dikenler arasında yaratıldığına şükredilmeli" kararince yapılmayan ve kararında yenilmeyen "kuru" sadece kendimize zarar vermez, ayaz havalarda bile kapı-pencere açmayı zorunlu kılar.. bu metaforların açıklanmasını tarafımdan beklemediğinden ve cumhuriyet tarihi boyunca ne neye karşılık geliyor bunu bilecek zeka seviyesine sahip olduğundan seni sevdiğimi unutma ey okur, sen de kuru sev her kurucuyu sevmek zorunda olmadığını zaten biliyorsun..!
Kurucu Babaların Mirasçıları
MEHMET NATIK'IN İZLENİMLERİ
mehmetnatik1@gmail.com
mehmetnatik1@gmail.com
Biraz ara verdik yazılara...
Sebebine gelince gelişmelere ve ortaya saçılan pisliklere ve çözüm önerilerine sağlanan katkılara bakınca insanın midesi bulanıyor...
Yazası gelmiyor...
Birileri garip bir biçimde meselelerin etrafında tur atıyor...
Birileri sulandırmaya devam ediyor...
Birileri de çırpınıyor...
Meselenin özüne inerek gerçekleri yazmaya devam ediyor...
Bütün bunların karşısında;Koca koca kurumları temsilen makam ve mevki dolduran eşhasın tavırları ve söylemlerine bakınca hali pür melal vaziyetleri...
Daha önce hiç karşılaşmadıkları bir durum söz konusu...
Nasıl tavır alacaklarını kestiremiyorlar diyeceğim ama aldıkları eğitime ve işgal ettikleri makamlara bakınca bunu diyesim de gelmiyor...
Bir zamanlar karşısında hazırol vaziyeti alınan halaskaran'dan bir güruh darbe senaryoları ile deşifre olunca -darbe değil Mehmet Amca düzelt bu ifadeyi bu iddialara mesnet teşkil eden çalışmalar Harp Oyunu Semineri'dir.- yanlış anlaşıldık demeye varıyorlar...
Böyle şeylerin kendilerine yakıştırılması haliyle kanlarına dokunuyor tabii.
Hiç böyle şey olur mu?
Bir kısım yargı ve emniyet mensupları bühtanda bulunuyor...
Yahu almayın günahlarını...
30 yıl 40 yıl devlet-i aliyeye hizmet etmişlikleri var...
Kurucu Babaların mirasçılarını suçladığınız şeye bakın???!!!
Darbe yapacaklarmış!!!
Neden önce ki darbe yapanlarla şimdikileri karıştırıyorsunuz...
Onlar hazırlandılar ve darbe yaptılar...
Ülkeyi de dizayn ettiler...
Kaldı ki bu ülkenin kaderine bu darbe dediğiniz şeylerle hükmettiler...
Darbe yapmanın suç teşkil ettiğini de nereden çıkarıyorsunuz???
Anayasada falan bir yerlerde darbenin suç olduğunu yazılabilir...
Ne var bunda???
Kaldı ki Bunlar darbe falan yapmamışlar...
Seminer çalışmaları yapmışlar nasıl suçlarsınız ki???
Hem üzerinden bir kaç yıl geçmiş Denizim Baykalım'ın dediğine göre!!!
Ayrıca fiil fiiliyata geçmemiş...
Bakın 28 Şubat nam postmodern şeyin yıl dönümünü kutluyoruz alayı vala ile...
İnsanları üzmeyin...
Aileleri var çocukları var...
Onurları var...
Şerefleri var...
Haysiyetleri var...
Oynamayın bunlarla...
Hem asıl mücadele bundan sonra başlıyormuş...
Bunu da mı duymadınız???
Duymadızsa duyun...
İşinize bakın...
Kast sistemini zedeliyorsunuz...
Cürmünüze bakmadan...
Önünüze atılan küçük yemlerle idare edin....
Konuyu kapatın demeye getiriyorlar...
Ergenekoncular...
28 Şubat 2010 Pazar
intihalci 'darbeder'ler ya da vay haydar baş vay..
GöZLEMεCİ
sstirit@msn.com
tilmizlerince nobele aday gösterilmek istenen (!) "baş" zannediyorduk ki, körler sağırlar birbirini ağırlar cümlesinden olmak üzere afra-tafra atıyor, gerine gerine efeleniyor..
televizyonunda, sık sık adına düzenlenen uluslararası kongreleri /seminerleri yayımlıyor, isminin önündeki kalabalıklarla mütenasip müktesebattan uzak zevatın yıkama-yağlamasıyla göklere çıkartılan "baş"kan meğerse darbe heveslilerinin teorisyeniymiş.. bir tez (!) ileri sürdüm dünya değişti edalarıyla teorik donanımı uluslaraşırı nam saldığı gibi (!) ülkemizin de alternatif yönetimlerinin alternatif planları arasında "baş"ta geliyormuş..
"darbeder birader"ler onca anlı-şanlı iktisat proflarından değil, ilahiyatçı, sonradan olma iktisatçı ve dünyanın en hızlı profu olan kişiden 'medet' ummaktalarmış..
28 şubat 2010 pazar günü habertürk'te yavuz semerci evlere şenlik bir yazı yazdı..
sözü ona bırakmakta yarar var..
darbeder arkadaşların çaplarına ilişkin çok veri bulacaksınız bu yazıda..
(yazıyı okumak için aşağıdaki yazının üzerine tıklayınız..)
sstirit@msn.com
tilmizlerince nobele aday gösterilmek istenen (!) "baş" zannediyorduk ki, körler sağırlar birbirini ağırlar cümlesinden olmak üzere afra-tafra atıyor, gerine gerine efeleniyor..
televizyonunda, sık sık adına düzenlenen uluslararası kongreleri /seminerleri yayımlıyor, isminin önündeki kalabalıklarla mütenasip müktesebattan uzak zevatın yıkama-yağlamasıyla göklere çıkartılan "baş"kan meğerse darbe heveslilerinin teorisyeniymiş.. bir tez (!) ileri sürdüm dünya değişti edalarıyla teorik donanımı uluslaraşırı nam saldığı gibi (!) ülkemizin de alternatif yönetimlerinin alternatif planları arasında "baş"ta geliyormuş..
"darbeder birader"ler onca anlı-şanlı iktisat proflarından değil, ilahiyatçı, sonradan olma iktisatçı ve dünyanın en hızlı profu olan kişiden 'medet' ummaktalarmış..
28 şubat 2010 pazar günü habertürk'te yavuz semerci evlere şenlik bir yazı yazdı..
sözü ona bırakmakta yarar var..
darbeder arkadaşların çaplarına ilişkin çok veri bulacaksınız bu yazıda..
(yazıyı okumak için aşağıdaki yazının üzerine tıklayınız..)
17 Şubat 2010 Çarşamba
Böyle Buyurdu HSYK... Yerseniz...
MEHMET NATIK'IN İZLENİMLERİ
mehmetnatik1@gmail.com
mehmetnatik1@gmail.com
Halk arasında bir tabir vardır... Trafikteki ihlal trafik polislerinin kurallara uymasıyla çözüme kavuşur diye...
Acı ama gerçek bir sözdür bu...
Şahsen ve de bizzat şahit olmuşluğumuz vardır motosikletli polislerin yaya kaldırımlarından gittiklerine ve dahi ters yöne girerek trafik akışını aksattıklarına...
Kimse kusura bakmasın ama vakıa bu...
Olay bu...
Hadise bu...
Şimdi hal böyle olunca sui misal kötü emsal olup çıkıyor karşımıza...
Gel de sıradan vatandaşa derdini anlat...
Kural mural hak getire...
Efendim bu örnek bugün 17.02.2010 itibarıyla gündeme ard arda düşen ve yargı dünyasında yedi nokta dört şiddetinde depreme yol açan sonrasında tsunami nam derin krizin habercisi sayılan HSYK'nun Erzurum özel yetkili savcılarını yetkisizleştiren kararı almalarına istinatgahtır...
Buyurun cenaze namazına...
Ve anlı şanlı üst mahkemelerden bu kararı destekleyen desteksiz destekler...
Yargıtay durumdan vazife çıkardı ve "Hukuka uygundur" buyruğunu ferman eyledi...
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı durumdan vazife çıkardı ve konu ile alakayı nasıl olduysa kuruverdi ve kendine bir pay çıkararak inceleme başlattığını ilan ferma eyledi...
Danıştay ise koroya Başkanının yaptığı açıklamayla katıldı ve açıklamanın son iki paragrafını alıntıladığımız biçimde
"Yargı, yanlışlarını kendi usulü ve sistematiği içerisinde çözme azim ve kararlılığına sahiptir." diye şahane bir cümle kurarak
"Danıştayın mahkemelerin bağımsızlığı ve hakimlik teminatı esasları çerçevesinde anayasal bir kurum olarak görevini yürüten HSYK'nın birikimli ve deneyimli yargıçlarına güveni tamdır." dedi ve ardından da
"Ulusumuzun, cereyan eden olaylar karşısında, sağ duyulu hareket etmesi, özellikle, devlet adına yetki kullanan kimselerin de sorumluluk duygusu içinde açıklama ve beyanlarda bulunması, bu hassas sürecin sağlıklı ve sakin bir şekilde sonuçlandırılması bakımından hayati öneme haiz bulunmaktadır.''
ifadesiyle kendileri dışındakileri sağduyuya davet etmeyi de ihmal etmeden sorumluluk duyguları da hatırlatılarak yer sarsıntısına kendilerinin de desteğini ilan etti...
İyi de bu sağduyu ve sorumluluk duygusu ne menem birşeydir ki hatırlatandan başka herkese lazım da hatırlatana değil...
Biz darbelerin neçesini gördük...
Bir eksiğimiz buydu bunu da gördük...
Adalet Bakanının bu açıklamalardan sonra yaptığı basın toplantısında ki açıklamaları HSYK Başkanvekilinin esefle karşılaması gibi karşılamıyoruz bu destekleri...
Jüristokrasinin tescili olan bu açıklamalar kuralsızlığın hukukçular tarafından kural haline getirildiğinin resmi olarak tarihe damgasını vurdu...
Bakalım silmek kime nasip olacak???
Şimdi dönelim özel yektkili savcılara;
Nenize gerek sizin kendini bağımsız zannederek birileri hakkında ortada hukuka aykırı işler var diye soruşturma yapmak...
Özel yetki dediğiniz şey 9 kişinin iki dudağı arasında...
Yanlış yapıyorsunuz...
Hukuka değil sisteme uygun hareket edeceksiniz...
Şemdinli Davası savcısını ne çabuk unuttunuz???
Adama böyle hatırlatırlar işte...
Demoklesin kılıcı varsa bağımsız yargının da HSYK'sı, Danıştayı, Yargıtayı ve dahi Cumhuriyet Başsavcısı var...
Yetmezse Anayasa Mahkemesi var meseleyi hem usulden hem de esastan inceler...
Haddinizi(!) bilin...
Boyunuzdan büyük işlere kalkışmayın...
Bu işleri bağımsız(!) yüksek yargıya bırakın...
YARSAV üyelerine bırakın...
Tarafsız olmayın...
Taraf olun...
Taraf olurken de bizim tarafımız olun...
Diğer Taraf nam çıkan gazeteler gibi olmayın...
Pusulanızı şaşırmayın...
Yoksa pusulanız şaşar...
Diyorlar anlamadınız mı???
Sözün bittiği yerde söylenecek söz dipten gelen derin bir dalgaya benziyor ve kelebek etkisi yaratıyor...
Kurumlar arası çatışmadan söz ediyor birileri...
Aslında kurumlar arası çatışma diye bir şey yok...
Kurumlarda söz sahibi olan ve makamların kendilerine verdiği yetkileri la yus'el bir tavırla kullanmaktan çekinmeyen pozitivist bir zihniyet var halkın karşısında...
Öyle ki o anki duruma göre karar alarak kendine göre olayları yorumlayarak gözümüzün içine baka baka hukuk budur diyor...
Orman kanununun bile bir kuralı var...
Daha ne diyelim...
Yine diyorlar ki HSYK Erzincan Başsavcısının gözaltına alıp tutuklanmasıyla fevri hareket etti ve hukuku katletti...
Hiç öyle değil...
Onlar da gayet iyi biliyorlar ki aldıkları karar ve oluşan kaos ortamı yeni bir adımın atılması sürecine sekte vuracak ve yeni özel yetkili savcıların atanması çıkmaza girecek...
Kimse adresleri şaşırmasın...
Erzincan Başsavcısı tutuklanan ne ilk savcıdır ne de son olacak...
Üstelik umurlarında da değil...
Yargı mensupları suç işlemez diye bir kaide olsaydı ve dahi suça temayül yargı mensuplarının defterinde yazmaz diye bir usül olsaydı örnekleri geçmişten geleceğe tevarüs etmezdi...
Bir Yargıtay Başkanının dahi (Eraslan Özkaya) geçmişte isminin üzerinde şaibe oluşmuş (Alaaddin Çakıcı Soruşturması) kol kırılarak yen içinde bırakılmak suretiyle erken emekli edilmek suretiyle dosyası tozlu raflara sığındırılmıştır...
Bunların unutulduğu zannedilmesinden sonra diyeceğimiz o ki...
Şemdinli Savcısı iyi çocuklara kurban edildi...
Erzurum Özel Yetkili Savcıları ise hedef büyüdüğü için ordu komutanına kurban ediliyor...
Meselenin bam teli başsavcının tutuklanması değil hali hazırda görev yapan bir ordu komutanının şüpheli sıfatıyla ifadesinin alınmasının engellenmesine yönelik gayretlerdir...
Öteden beri sürdürüldüğü belgelerle ortaya çıkan ve açıktan açığa yıllarca sürdürülen kirli dayanışma direnmektedir...
Bu dayanışmanın sığındığı yerler ise ne yazık ki ordu, yargı gibi herşeyiyle halktan aldıkları ile hayatiyetini devam ettiren kurumlar ve halkı doğru bilgilendirerek doğruları savunması gereken basın ve medya camiası olmuştur son kertede...
Olayların veriliş biçimine bakıldığında medyadaki yüz, yargı camiasının aldıkları çelişkili ve tartışmalı kararlara bakarak yargıdaki yüz, 50 60 yıllık darbeler tarihine bakıldığında da ordu içindeki yüzler rahatlıkla seçilebilir...
Sen kalk Devlet adına, Türk Milleti adına içinden çıktığın halkın oylarıyla seçilerek iş başına gelen hükümetleri hizaya çek...
Yanında da elindeki kalemi kılıç gibi kullanan yazılı basıncılar ve dillerini sivrilterek bir mızrak gibi modern zamanlara uyum sağlayarak kurşun gibi kullanan görsel medyacılar olsun...
Savunduğun bu kirli oyunu da içine laiklik sosu katarak yap...
Oh ne ala memleket...
Yerseniz.... Ey Millet...
Bu ülkede demokrasi var diyorlar...
Bir de biz görseydik dünya gözüyle...
Kimse kendini kandırmasın...
Bu ülkede demir perde ve faşizmin en alası var...
Üstelik hep vardı...
Üstelik kadife bir eldivenin içinde demir bir yumruk gibi saklı olduğunu uygulamalardan görüyoruz...
Siz kimi kandırıyorsunuz beyler???
11 Şubat 2010 Perşembe
Siyasetin Sağının(!) Tuhaf Jargonu
MEHMET NATIK'IN İZLENİMLERİ
mehmetnatik1@gmail.com
mehmetnatik1@gmail.com
Pespayelik evet bu ülkede bir takım siyasiler tarafından yapılan ve adına siyaset dedikleri şey tam anlamıyla pespayelik...
Aslında bu tür siyaset yeni bir şey değil...
Eskilerin rical-i siyaset dedikleri ehil yapı ardından gelenler tarafından gereği gibi temsilci bulamayınca meydan şimdi ki gibi bir takım siyasi temsilcilere kaldı...
Hal böyle olunca da özünü kaybeden siyasetin yerine ikame edilen sahnede sergilenen oyuna siyaset dendi...
Birileri siyaseti düzgün yapalım diye çırpınırken birileri Karadenizi çırpındırıyor...
Birileri de Meclis Genel Kurulunda alakasız bir biçimde ama maksadı hasıl olan bir tartışma açıyor...
Birileri de sınır ötesi bir operasyonla güya polemiğe malzeme olan Başbakana ders vereceğim diye yeni bir tartışmaya yeni bir kapı açıyor...
Şimdi kalkıp da ne MHP milletvekili sabık koalisyonun sabık Sağlık Bakanı Osman Durmuş'un istihza dolu aşağılayıcı üslubu ile söylediklerini nakladeceğiz ne de CHP Genel Başkanı Deniz Baykal'ın o sesine yüklediği hamasi tavırla kapatın artık bu konuyu, eşler üzerinden siyaset yapmayın diye Başbakana yüklenirken Fransayı işin içine katarak meseleye yeni bir boyut getirmesini tartışacağız...
Burada dikkati çeken bir iki konu var ve kendimize göre bu husustaki izlenimlerimizi aktaracağız..
Birisi tartışmayı başlatıp haksızlık ortaya çıkınca tehdit dolu bir üslubun söylemlere yansıması ve bu tarz-ı siyasette doğruluğa yer olmadığının ve ilkelerin nasıl çiğnendiğinin göstergeleri...
MHP sözcülerinin bir kısmının tarzı belli onların söyledikleri ortada söylenecek söz yok ama Üniversite camiası içinden gelen ve öğrencilere ders verme payesini sahip insanların da benzer üslüpları kullanmalarının izahı zor...
İnsanın vay diyesi geliyor...
Aslında vay denecek o kadar çok şey var ki...
Bir de akıl karıştıran şeyler...
Mesela Prof. Semih Yalçın iki gazeteyi hedef gösteren tehdit dolu üslubu basına yansıyınca isim beni üniversite yıllarıma götürdü...
İsim ve sima tanıdıktı...
Zatı alilerine 12 Eylül sonrası bir kaç yıllık gecikmeli üniversite hayatımızda D ve T.C. F'nin geniş anfilerinden birinde biz öğrencilere İnkilap Tarihi dersi verirken karşılaşmıştım...
Anfiyi dolduran öğrencilere şahane bir nutuk atmıştı...
Lakin öğrencilerden sorular gelmeye başlayınca cevap verme yolları bir anda tıkanıvermiş ve kollar makas gibi açılarak susturma mekanizması çalışmıştı...
Tıpkı şimdi olduğu gibi...
Bize Tarih Hocası olarak tanıtmıştı kendini ama yıla ve yıllara ve dahi mezun olduğu yıla bakınca da aklım karışmıyor değil...
Neden???
Çünkü 1984 yılında mezun olmuş...
Akabinde yüksek lisans...
Ben aciz de 82 ila 86 yılları arasında bu İnkilap Tarihi derslerine zorunlu tabi tutulmuşum...
Bu yıllar ortada iken nasıl olur da Şimdinin sayın Profesörü bu yıllarda Tarih Hocası olur aklım şimdi almaz...
O zaman nereden bileyim ben 1984 yılında mezun olduğunu...
Yüksek lisans öğrencisi olduğunu...
Titr'e bak hizaya gel...
Ben de her öğrenci gibi kendini Tarih Hocası olarak tanıtarak derse giren ve bize bir iki ders de olsa İnkilap Tarihi dersi anlatan Hocaya bakarım...
Şimdi kesilen ahkamlardan sonra dersine giren hocanın cemaziyelevveline baktığında ortaya işte böyle tuhaf bir durum çıkıyor...
Şimdi bu işin ahlakiliğini ve etik durumunu mu tartışalım...
O yıllarda çiçeği burnunda yüksek lisans öğrencisi bu günlerde Prof. olduğunda o günden bugüne bakabilmiş miydi acaba???
Benim gibi dikkatli bir kaç kişi daha mutlaka vardır...
O zaman da hamasi idi şimdi de hamasi...
Siyaset böyle bir temele oturtulmuş ise sözün tesiri nerede kalır diye sormazlar mı adama???
Alel usul organize takmayan organize işler bunlar...
Vay bu ülkenin haline...
3 Şubat 2010 Çarşamba
Oynanan Oyunun Üstesinden Gelmek
MEHMET NATIK'IN İZLENİMLERİ
mehmetnatik1@gmail.com
mehmetnatik1@gmail.com
Darbe planları, darbeciler ve açığa düşenlerin açıklarını kapatmak için vazifelendirilenler yani sivil giyimli muvazzaflar...
Bir de ucu kendisine dokunacağı endişesiyle gönüllü olarak vazifeye dahil olanlar...
Bir önceki yazımızda Süheyl Batum ile Mine Kırıkkanat'ın iki ayrı tv programında birbirinin aynı ifadelerle gündeme dair yeni gündemler oluşturdukları dikkatimizi çekmişti...
Oyun aynı oyun, senaryo aynı senaryo ama oyuncular zaman içinde değişiyor...
Bu mesele yalnız bizim dikkatimizi çekmekle kalmıyor tabi olarak...
Bu meseleleri hassasiyetle takip eden yazarların yazılarına baktığınız zaman farklı kişiliklerin yazdıkları ve söyledikleri ile aynı konu gündeme geliyor ve aynı konu gündeme getiriliyor...
Mesela Ahmet Kekeç'in ve Alper Görmüş'ün yazılarında bu izlere rastlayabilirsiniz...
Ahmet Kekeç http://www.stargazete.com/gazete/yazar/ahmet-kekec/fikir-annesi-tamam-da-bir-de-fikir-babasi-varmis-haber-241952.htm karbon yazılardan bahsediyor...
Alper Görmüş hakeza http://taraf.com.tr/makale/9808.htm eski yeni siyasilerin sözlerinden yola çıkarak tespitlerde bulunuyor...
Olayları kurgulayanların oyun sahaları çok geniş ve oyuncu sıkıntısı yok...
Hemen hemen her kesimden oyuna dolaylı ve direkt müdahil olanlar var...
Toplumun her katmanından olmasa da kamuoyunu etkileyecek kilit bölgelerde hem araç hem de elemanları var...
Bir bakıyorsunuz bir medya kuruluşu her türlü imkanı seferber ederek gündeme dair bir programa çağırdığı bir iki konukla bir tartışma programı yaparken geniş bir izleyici kesimi üzerinde oluşturduğu etkiyle zihinleri yönlendirebiliyor...
Sarf edilen bir cümle veya bir iki kelime önemsizmiş gibi ifade edilse de sonraları çığa dönüşen bir kartopu etkisi yaratıyor...
Kamuoyu hal böyle olunca asılı ve asılın sebeplerini tartışamadan sonuçların getirdiği sıkıntılara göğüs germek için çaba saf ediyor...
Dizayn ediciler oyunları açığa çıktıkça karşı hamleleri harekete geçirmekte gecikmiyor ve akıl karıştırıcılığı hususunda hep bir adım öne çıkmayı başarıyor...
Bunun önüne geçmenin yolu oyunu iyi okuyarak bir adım öteye geçmenin yolunu bulmaktır...
Yıllardır oynanan oyunlarda hep sonuç almış bir derin yapılanma var ve sahiplenme duygusunun verdiği rahatlık onlara son zamanlarda hata yaptırmaya başladı...
Bu ülkenin oyunbozanlarına düşen ayrıntıda boğulmadan bir bütün olarak olayları değerlendirerek sabır ve metanetle oyunun üstesinden gelebilmektir...
Bırakın birileri tartışmayı kendisinin başlattığı kavgasını versin...
Kuklanın çok olduğu yerde asıl olan kuklacının hamlelerini engelleyebilmektir...
Bir de büyük kuklaları deşifre edebilmek önemlidir...
Basit bir örnek...
EMASYA Protokolü günlerdir tartışılıyor...
Şemdinli Komisyon Raporunun kaybolduğundan söz ediliyor...
Ama kimse birbiri ile içiçelik teşkil eden bu meselede hem de Ak Parti iktidarında İçişleri Bürokrasisi ile TBMM çatısı altında yaşanan zorlukların nereden kaynaklandığını sorgulamıyor...
Sadece zorluklarla karşılaşıldığından söz ediliyor...
Zorluğu çıkaran kim?
Zorluğu çıkaranlar ortada...
Medyada yazılanlara bakmak adresi bulmak için yeterli...
Şemdinli Komisyonu kurulduğunda her iki makamda da kimlerin oturduğu belli ve Kozmik Odaya kadar giden ve tartışmaları alevlendiren suikast iddialarına mesnet teşkil eden figürler ortada...
Şu sorular da da sorulmalı...
Önce Mülkiye sonra Türkiye mi???
Ve bürokrasi soruşturmalarda neden aşılamıyor???
Bu mesele görülmüyor denemez zira gün gibi ortada...
28 Ocak 2010 Perşembe
Hisarcıklıoğlu; Anne tarafı Demokrat, Baba yanı CHP`li..
MEHMET NATIK'IN İZLENİMLERİ
mehmetnatik1@gmail.com
mehmetnatik1@gmail.com
Nasrettin Hocanın eski ayları kırpıp kırpıp yıldız yaparlar demesi gibi Biz de eski yazılardan bazılarını günün mana ve önemine binaen sadesuyatirit niyetine yayınlamak zorunda kalıyoruz.
Ama okunduğunda güncelligğinden bir şey kaybetmediğini göreceksiniz.
Anne tarafı demokrat baba tarafı CHP'li...
Peki ya kendisi...
Hadiselere at gözlüğü ile değil de analitik bakmayı beceren bir kişilik…
Anne tarafından demokrat partili, baba tarafından da CHP`li olması hasebiyle bugünkü liberal düşünceye gelme noktasını tarif eden kişilik.
Kim mi?
Alın Size bir adet Hisarcıklıoğlu denemesi
MEHMET NATIK`ın izlenimleri
Ergenekon meselesinde Rıfat Hisarcıklıoğlu ATO Başkanı Sinan Aygün’ün gözaltına alınmasına sert tepki gösterdi ve ATO Meclis toplantısında, ATO Başkanı Sinan Aygün`ün darbe günlerini hatırlatan bir şekilde gözaltına alındığını ve bunu kabul etmediklerini belirtti.
Hisarcıklıoğlu, Sinan Aygün`ün bu tip işlere karışmış olduğuna inanmadıklarını söyledi ve olayı kınadıklarını açıkladı.
Bu sözler Hisarcıklıoğlu`na ait; Bu camia din ve ifade özgürlüğü olmak üzere tüm özgürlüklerin savunucusudur. Bu camianın bir temsilcisi darbe günlerini hatırlatan bir şekilde gözaltına alındı.
Bunu kabul etmiyoruz.
ATO`nun Yönetim Kurulu Başkanı Sinan Aygün’ün hiçbir açıklama ya da suçlama yapılmadan gözaltına alınmasını kınıyoruz.
Kamuoyu vicdanına uygun yöntemleri vardır.
Davet edilseydi ifade vermeye giderdi. Demokratik yollarla bu göreve seçilmiş saygın birine yapılmış bu muameleyi hepimize yapılmış kabul ediyoruz.
Cumhuriyetin şerefi adaletidir.
Cumhuriyeti korumak için bunun dışına çıkılmamalıdır.
Yargıya yönelik inancımız tamdır.
Ama şeffaf olmalıdır.
Sayın Sinan Aygün tabi tutulduğu muamele kabul edilemez.
Akşam yatarken sabah nasıl bir Türkiye ile uyanacağız kaygısı ile yaşamak istemiyoruz.
O ESASEN ZENGİN BİR İŞADAMI
Gelin biraz kendisini tanımak için geçmişe gidelim ve tepkinin böylesine sert verilmesinin nedenlerine bakalım…
Belki bir şeylere rastlarız…
Rıfat Hisarcıklıoğlu hali hazırda TOBB başkanı…
Nuh Çimento, Nuh Makarna, Eskiyapan Holding, Türkiye’nin önemli sanayi kuruluşlarından biri. Hâlâ şirketlerin yönetim kurulu başkanı ve üyesi.
Bunun yanı sıra İşadamı kimliği ile irtibatlı olduğu iş çevrelerine göz atıldığında bol unvanlı bir kişilik çıkıyor karşınıza…
Ak partiye açılan kapatma davası sonrası ısınan hava ve bol gerilimli ortam sonrası bir uzlaşma lafı ortaklıkta dolaşırken “herkes bir adım geri atsın” vecizesinin mucidi…
Nuriye Akman ile yaptığı röportaj ki kendi ifadesiyle siyasi anlamda her türlü evreyi geçirmiş bir isim…
İslamcılığın olmadığı ama fikri platformda, o işin mantığını kapma anlamında okuyarak görerek şartların gerektirdiği biçimde sağdan sola her ortamda bulunan bir kişilik…
Adını hatırlayamadığı bir filozofun deyimiyle belirli bir yaşa kadar solcu olamayıp da belirli bir yaştan sonra kapitalist düşünceyi kabul etmeyene giydirmesinde kendisini bulan kişilik…
Solculuğunu Behice Boranların, Çetin Altanların aktif olduğu dönemlere denk gelen gençlik yıllarında düzenlenen mitinglerde ser de olan Kayserilikle meydanlarda su satarken kulağına giren ve slogan olarak kafada kalan bir bir şeylerle etkilenmesi sonrasında tanımlayan bir kişilik…
Bunun neticesinde hadiselere at gözlüğü ile değil de analitik bakmayı beceren bir kişilik…
ANNE TARAFINDAN DEMOKRAT DA...
Anne tarafından demokrat partili, baba tarafından da CHP’li olması hasebiyle bugünkü liberal düşünceye gelme noktasını tarif eden kişilik.
“Ben doğmuşum, Amerika’ya gitmişiz. Babam askerî doktor. Oradaki Türk kolonisi içinde de Alparslan Türkeş var; askerî ataşe.
Genelde ulusalcı bir tavrım var.” sözleri ile çizgisini tarif eden kişilik…
Ona göre ulusalcılıkla milliyetçilik arasında fark yok…
Avlanmayı seviyor ve kendisine göre güzel bir spor…
Rahmetli Özal’ın cumhurbaşkanlığı döneminde onun teşvikiyle yeni kurulan MÜSİAD’a giren daha öncesinde yerini dahi bilmediği ATO’da meclis üyesi olunca orayı bırakan ve gerekçesini de buranın meselelerinin daha büyük olması ile açıklayan kişilik…
Yani Özal’ın teşvikiyle yürü ya kulum…
Ama ilk zamanlarda ATO üyesi olduğu için başka kuruluşlara üye olmayı ihtiyaç duymayacak kadar yeterli görüyor…
TÜSİAD’a üye olmamasına ise davet gelmemesini gerekçe gösteriyor…
1992 de ATO başkanlığına aday olduğunda kaybedişini erken zamana ve gençliğine veriyor…
1991 de TOBB delegesi olduğunda başkanı olmayı kafasına koymuş ve hedefini o zamandan belirlemiş…
Kamuoyu onu Fuat Miras’ın 100 milyon dolarlık KOBİ kredisini Eximbank’ın nasıl kullanacağına dair tartışmalı bir ortam sonrası ani bir karar neticesinde istifası sonrasında Başkanvekilliğini deruhte ettiği TOBB’nin başkanı olması sonrasında daha yakından tanıdı…
1000 delegesi olan ve 133 konsey üyesini seçen TOBB’da bu 133 kişi de, 15 kişilik yönetim kurulunu; 15 kişi de kendi içinde başkan ve yardımcılarını seçiyor...
Delege seçildiği 1991 de koyduğu hedefe Fuat Miras`ın `istifası`nın kabul edilmesinden sonra kalan 14 kişiden 6`sı boş oy atarken, 8`i Rıfat Hisarcıklıoğlu`na oy vermesi neticesinde ulaştı…
Tam bir komitacılık örneği.
Saray darbesini çağrıştıran bir seçim…
Her ne kadar başkanlığını 1000 delegesine borçlu olduğunu ifade etse de TOBB’a nasıl başkan olduğu açık…
ATO Meclisi üyesiyken, Sinan Aygün onun verdiği destek neticesinde başkan olmuş ve bu sayede de Odalar Birliği yönetimine girmiş...
Sinan Aygün’ün başkanlığına verilen desteği ise "Onda kabiliyet varmış, ama büyük destek olduk." sözleri ile açıklıyor…
Verilen bu destek sonrası ise kendisinin TOBB başkanlığına gelmesinde Sinan Aygün’ün desteği var ve “Bunu iyilik yap denize at” sözüyle tarif ediyor…
Yani destek yol su elektrik ve baraj olarak geri dönmüş…
Al gülüm ver gülüm…
VEFA İSTANBUL`DA SADECE BİR SEMTİN ADI MI?
İnsan elbette iş ortağına destek verecek…
Ama Vefa böyle bir şey mi???
Böyle yorumlayabilir miyiz meseleyi???
Ne demek oluyor şimdi bu???
Gözaltılara tepki gösterenlerin konumları, makamları ve mevkileri, meseleye yaklaşımları böyle mi olmalı?
Siyasilerin yaklaşımları bir nebze anlaşılabilir ama TOBB Başkanının işadamı kimliğini öne sürerek ATO Başkanının gözaltına alınmasından dolayı gösterdiği tepkiyi kınama ile süslemesi anlaşılabilir gibi değil…
Burada asıl sorgulanması gereken galiba ATO gibi bir kurumun başkanının ismi neden böyle bir soruşturmada geçiyor ve gözaltına alınacak kadar meselenin içinde mi şeklinde olmalıydı…
Bu durum emekli generallerin ve gözaltına alınan diğer devletten makamlı, geçimini devlette yüklemiş insanlar için de geçerli olmalıydı…
Ama acı olan böyle bir şeyin sorgulanmamasıdır…
Gözaltı durumu tutuklu yargılanmaya dönüşmüşse ortada sıkıntı var demektir…
U dönüşlere bakılırsa tuzun koktuğu yerdeyiz galiba…
mehmetnatik1@gmail.com
www.cafesiyaset.com Kaynak:Cafe Siyaset
27 Ocak 2010 Çarşamba
Ardıç'tan çağrı: "Ağustos Ayını Beklemeye Mecbur Değilsiniz"
GöZLEMεCİ
sstirit@msn.com
Paşam, her zaman söylerim, Atatürk'e ve Atatürkçülük'e en fazla zarar verenler, şeriatçılar değil, onu karanlık emellerine alet etmeye çalışanlardır.
Atatürk, orduya "darbe planları hazırlayınız" dememiştir.
Ordu, "sahte Atatürkçü'lerden" arındırılmak zorundadır.
Bu temizliği ya siz yaparsınız ya da bu iş "sivillere" kalır, hangisi ordunun itibarı açısından daha sağlıklıdır?
Paşam, "kol kırılır yen içinde kalır" mantığı kolu da kaynatmıyor, yenin de ütüsünü bozuyor.
Paşam, yanlış yapıyorsunuz.
Fakat çok zor durumdaysanız, ağustos ayını beklemeye de mecbur değilsiniz.
Necip Paşa gibi emekliliğinizi kendiniz isteyebilirsiniz, şimdi, yedi ay daha beklemek zorunda kalmadan...
Emekli olunca belki daha rahat da konuşabilirsiniz.
Çünkü, kaderin getirip sizi koyduğu bu çok ilginç dönemeçte, örneğin bir Hilmi Paşa'nın "duruşunu" sergilemediniz.
O çok kararlı davranmıştı, hem de bunu sağda solda hiç konuşmadan yaptı, siz bocaladınız.
Paşam, bu bocalamanın hem orduya zararı dokunuyor, hem ülkeye, hem de size....
Zor geliyorsa daha fazla zorlamayın, bırakın paşam.
Verin dilekçeyi, gelin Boğaz'da rakı içelim.
Siz de rahatlayın, biz de.
http://www.sabah.com.tr/Yazarlar/ardic/2010/01/27/ilker_pasaya_mektup
sstirit@msn.com
Paşam, her zaman söylerim, Atatürk'e ve Atatürkçülük'e en fazla zarar verenler, şeriatçılar değil, onu karanlık emellerine alet etmeye çalışanlardır.
Atatürk, orduya "darbe planları hazırlayınız" dememiştir.
Ordu, "sahte Atatürkçü'lerden" arındırılmak zorundadır.
Bu temizliği ya siz yaparsınız ya da bu iş "sivillere" kalır, hangisi ordunun itibarı açısından daha sağlıklıdır?
Paşam, "kol kırılır yen içinde kalır" mantığı kolu da kaynatmıyor, yenin de ütüsünü bozuyor.
Paşam, yanlış yapıyorsunuz.
Fakat çok zor durumdaysanız, ağustos ayını beklemeye de mecbur değilsiniz.
Necip Paşa gibi emekliliğinizi kendiniz isteyebilirsiniz, şimdi, yedi ay daha beklemek zorunda kalmadan...
Emekli olunca belki daha rahat da konuşabilirsiniz.
Çünkü, kaderin getirip sizi koyduğu bu çok ilginç dönemeçte, örneğin bir Hilmi Paşa'nın "duruşunu" sergilemediniz.
O çok kararlı davranmıştı, hem de bunu sağda solda hiç konuşmadan yaptı, siz bocaladınız.
Paşam, bu bocalamanın hem orduya zararı dokunuyor, hem ülkeye, hem de size....
Zor geliyorsa daha fazla zorlamayın, bırakın paşam.
Verin dilekçeyi, gelin Boğaz'da rakı içelim.
Siz de rahatlayın, biz de.
http://www.sabah.com.tr/Yazarlar/ardic/2010/01/27/ilker_pasaya_mektup
hisseli kıssa ..!
GöZLEMεCİ
sstirit@msn.com
Minik kuş fıkrası gibi. Hani tam donacakken inek üstüne dışkısını yapar. Dışkının sıcaklığıyla kuş kendine gelir, cıvıldamaya başlar. Böylece kuşu fark eden kedi onu yer! Kıssadan hisse: 1) Sizi boka sokan herkes düşmanınız olmadığı gibi, 2) Boktan kurtaran herkes de dostunuz değildir! Fıkranın, "Bokun içine düştüyseniz çenenizi kapalı tutun" diye üçüncü bir hissesi daha var ama o konumuza dahil değil.
http://www.sabah.com.tr/Yazarlar/akoz/2010/01/27/saf_demokratlik_dogru_bir_tavir_mi
sstirit@msn.com
Minik kuş fıkrası gibi. Hani tam donacakken inek üstüne dışkısını yapar. Dışkının sıcaklığıyla kuş kendine gelir, cıvıldamaya başlar. Böylece kuşu fark eden kedi onu yer! Kıssadan hisse: 1) Sizi boka sokan herkes düşmanınız olmadığı gibi, 2) Boktan kurtaran herkes de dostunuz değildir! Fıkranın, "Bokun içine düştüyseniz çenenizi kapalı tutun" diye üçüncü bir hissesi daha var ama o konumuza dahil değil.
http://www.sabah.com.tr/Yazarlar/akoz/2010/01/27/saf_demokratlik_dogru_bir_tavir_mi
25 Ocak 2010 Pazartesi
ASKERÎ DİPLOMASİNİN BEDENE BÜRÜNMESİ
GöZLEMεCİ
sstirit@msn.com
İlker Paşa (Pardon Paşa değil, General !!! kendisi zât-ı âlilerine paşa denmesini yasaklamıştı, göreve geldiği demlerde..) entelektüel olmayı değil, öyle görünmeyi; seleflerinin siyasi iktidarlar karşısındaki zaaf ve dirayetsizliklerini (!) gidererek askerin yeniden 'paylaşımsız iktidarı'nı pekiştirmeyi seven ve bu beklentilere cevap verici şekilde göreve geldiğini her yönüyle ihsas edici eylem ve söylemlerini çocukça bir tulûatla ortaya koyan, aslında üstü çizilecek kimi boş cümlelerinin sıklıkla "altını çizen" bir asker..
Başbakan ve bakanlar da dahil genelkurmay başkanlığını ziyaretlerinde (aslında teftişlerinde diyebilmek lazım..!) garip bir gelenek süregitmekte.. ziyaret sonrasında ona ilişkin ve hep aynı yerde ilgili konukla çekilmiş bir fotoğraf bizzat gk başkanlığının internet sayfasından servis ediliyor, cümle âleme..
bu haliyle herşey normal gözüküyor, bilgilendirici bir fotoğraf.. ve bir-kaç kelâm.. ama işte kemiriyor yine; zihnin dehlizlerinde demir atmayı sevmeyen kemirgen.. yerleşik alışkanlıklara ve her türlü boyunduruğa hangi bağlam içinde sunulursa sunulsun duyarlı dedantörün alarm vermesinin ışığında baktığımızda görülenler farklılaşmaktadır.
Diplomasi, yaptıklarınız kadar yapmadıklarınızı, söylediklerinizi, söyleme biçim ve bağlamını, susma durum ve mahiyetini önceler.. bu nedenledir ki şöyle bir paradoksu başka hiç bir alanda göremezken diplomaside sıradan bir durum olarak karşımıza çıkar: "anlaşamadığımız üzerinde anlaştık" evet anlaşamayacağımız değil, şu an anlaşamadığımız.. bu anlaşamayış, başkaca konuların görüşülmesine mani de değildir ayrıca.. bu nedenledir ki bir yandan savaşan taraflar aynı zamanda masada el sıkışıp, konuları görüşmektedirler; hattızâtında savaşlar ve yapılan barışlar etki güçlerini silahlardan çok masadaki donanımlarına borçludurlar.. bizim dışişlerinin yıllarca belirli kadrolarla oluşturulduğu, sağ iktidarlar döneminde bile seçilen/atanan bakan ve kadrolara bilhassa önem verildiği dikkate alındığında konunun ehemmiyeti anlaşılacaktır. Tüm bunlar, aslında her alanda yetiştiği varsayılan askerin kurmay kesiminin diplomasiyi de iyi bildiği, bilmesi gerektiği ve vereceği mesajı bu yönüyle de verdiği, bu bakış açısıyla bakılmadığında gerçekte nelerin olup-bittiğini anlamakta müşkülat yaşanacağını göstermekti murad..
bu serimlemeden sonra ve bunların oluşturduğu bakışaçısıyla aşağıdaki fotoğraflara bir bakalım.. fotoğrafların her birinde değişmeyen bir kişi var; ancak onun halleri her fotoğrafta ve yanındaki kişinin kim olduğuna göre değişiyor.. aynı fotoğraf karesinde olunsa da kimden hazzedip hoşnut olduğunu ve kime mesafe koyup (Allah'tan henüz posta(l) koyma değil!) uzak durduğunu anlayabiliyoruz.. kiminde beşûş bir çehre varken kiminde bed bir bakışın bönlüğü eşliğinde alınan tavırlar var.. tek tek bakıldığında anlaşılmakta güçlük oluşturan bu kareler, yanyana altalta bakıldığında daha bir anlam kazanıyor.. işte o zaman anlaşılıyor, gerçekte 'rol' kesildiği, içten değil eğreti durulduğu, bedenin dilinin ifşaatı.. anlaşılıyor esas duruşta(ymış) gibi yapılırken esasta ne tür hinliklerin kurulduğu ve kurumsallaştığı.. söz bu kadar.. şimdi konuşsun fotoğraflar..
Başbuğ ne kadar da şaşkın.. Gül ne kadar da yorgun.. biri başkomutan.. diğeri onun sevk ve idaresi altındaki duyduklarına "emredersiniz"den başka birşey dememesi gereken asker..
başka bir anlatımla hangi astı başbuğun yanında bu şekilde manalı ve umursamaz bir şekilde "poz" verebilir.. verebilirse n'olur..

Devletin iki numarasının yanında nispeten nötr ancak yine hoşnutsuz bir ifade..
acaba 'bu adam' gerçekten bir rus ifadesine mi sahip düşüncesine garkedici donuk bir bakış..
gelmişsin "adet yerini buldun" tarzı bir edâ..

önceki iki numara..
belli ki daha "makbul" birisi..
nasıl olur dudakları âdeta doğuştan 'büzüşmüş' kişi burada yayvan bir hal aldırmış kıvrımlarına..

işte bu dananın kuyruğunun koptuğu an..
yanındaki kişi bağlı olduğu 'amir'i..
yüzdeki ifadeyi en iyimser bakış açısı bile olumlu bir sonuç çıkarabilir mi!?
üst olmaklığını bir kenara bırak, koskoca bir ülkenin başbakanı yanında.. bu 'suratsızlık' da ne oluyor be adam ..!

Generalimiz kendi başbakanından esirgediği yarı tebessümü göstermekten imtina etmiyor, her nedense.. bu zât hani hep böyleydi ve tebessüm ettiği görülemezdi..
ciddiyetle asık suratlılığın..
bön ve boş bakışla asaletin.. farkına varan varır bir gün..

ne kadar da isteksiz ve memnuniyetsiz..

başbakanının yanında bile tebessüm etmemişken senin yanında güleç olacağımı sanma babacan.. burası ciddi bir kurum yanımda öyle gülüp durma bakışı..
çoluk-çocuğun idareci olduğu bir yerde yaşayıp onları 'ağırlama' eziyeti..

kadın zerafeti ve mesafeyi ortadan kaldırıp başbuğ paşaya yaklaşmışken ve fotoğrafa samimiyet çabası ortadayken nasılda bir uzaklaşma..
kadın olabilirsin ama sivilsin..
hele de tayyipin bir bakanı..

paşayla fotoğraf çektirdim.. yaşasın onunla aynı fotoğrafa girdim sevinci..
ne var bunda bu kadar sevindirik olacak canım..
Allah.. Allah.. bu gülebilen paşa bizim paşa mı..
vallahi inanmam.. kesin oynanmış bu fotoyla..

Yine asker konuk .. yine gülümseme..

hayret yine gülebilirken pozlanıyor paşa hazretleri..
bu paşa mevkidaşlarıyla gülüyor, amirleri ve komutanları karşısında somurtuyor.. saygıdandır.. saygıdan..



Demek ki neymiş..
İlker general çektirdiği fotoğraflarla pekâlâ söylemek istediklerini söyleyebilirmiş..
sivillere pek bir mesafeliyken üniformalılar yanında daha sevecen olabilmeyi başaran paşayı kimse sakın "yabancı seviciliği"yle açıklamasın.. ne mümkün.. belli ki daha ziyade 'genç subaylar'la 'kart siviller'e verilen mesajlar var bu pozlarda..
sstirit@msn.com
İlker Paşa (Pardon Paşa değil, General !!! kendisi zât-ı âlilerine paşa denmesini yasaklamıştı, göreve geldiği demlerde..) entelektüel olmayı değil, öyle görünmeyi; seleflerinin siyasi iktidarlar karşısındaki zaaf ve dirayetsizliklerini (!) gidererek askerin yeniden 'paylaşımsız iktidarı'nı pekiştirmeyi seven ve bu beklentilere cevap verici şekilde göreve geldiğini her yönüyle ihsas edici eylem ve söylemlerini çocukça bir tulûatla ortaya koyan, aslında üstü çizilecek kimi boş cümlelerinin sıklıkla "altını çizen" bir asker..
Başbakan ve bakanlar da dahil genelkurmay başkanlığını ziyaretlerinde (aslında teftişlerinde diyebilmek lazım..!) garip bir gelenek süregitmekte.. ziyaret sonrasında ona ilişkin ve hep aynı yerde ilgili konukla çekilmiş bir fotoğraf bizzat gk başkanlığının internet sayfasından servis ediliyor, cümle âleme..
bu haliyle herşey normal gözüküyor, bilgilendirici bir fotoğraf.. ve bir-kaç kelâm.. ama işte kemiriyor yine; zihnin dehlizlerinde demir atmayı sevmeyen kemirgen.. yerleşik alışkanlıklara ve her türlü boyunduruğa hangi bağlam içinde sunulursa sunulsun duyarlı dedantörün alarm vermesinin ışığında baktığımızda görülenler farklılaşmaktadır.
Diplomasi, yaptıklarınız kadar yapmadıklarınızı, söylediklerinizi, söyleme biçim ve bağlamını, susma durum ve mahiyetini önceler.. bu nedenledir ki şöyle bir paradoksu başka hiç bir alanda göremezken diplomaside sıradan bir durum olarak karşımıza çıkar: "anlaşamadığımız üzerinde anlaştık" evet anlaşamayacağımız değil, şu an anlaşamadığımız.. bu anlaşamayış, başkaca konuların görüşülmesine mani de değildir ayrıca.. bu nedenledir ki bir yandan savaşan taraflar aynı zamanda masada el sıkışıp, konuları görüşmektedirler; hattızâtında savaşlar ve yapılan barışlar etki güçlerini silahlardan çok masadaki donanımlarına borçludurlar.. bizim dışişlerinin yıllarca belirli kadrolarla oluşturulduğu, sağ iktidarlar döneminde bile seçilen/atanan bakan ve kadrolara bilhassa önem verildiği dikkate alındığında konunun ehemmiyeti anlaşılacaktır. Tüm bunlar, aslında her alanda yetiştiği varsayılan askerin kurmay kesiminin diplomasiyi de iyi bildiği, bilmesi gerektiği ve vereceği mesajı bu yönüyle de verdiği, bu bakış açısıyla bakılmadığında gerçekte nelerin olup-bittiğini anlamakta müşkülat yaşanacağını göstermekti murad..
bu serimlemeden sonra ve bunların oluşturduğu bakışaçısıyla aşağıdaki fotoğraflara bir bakalım.. fotoğrafların her birinde değişmeyen bir kişi var; ancak onun halleri her fotoğrafta ve yanındaki kişinin kim olduğuna göre değişiyor.. aynı fotoğraf karesinde olunsa da kimden hazzedip hoşnut olduğunu ve kime mesafe koyup (Allah'tan henüz posta(l) koyma değil!) uzak durduğunu anlayabiliyoruz.. kiminde beşûş bir çehre varken kiminde bed bir bakışın bönlüğü eşliğinde alınan tavırlar var.. tek tek bakıldığında anlaşılmakta güçlük oluşturan bu kareler, yanyana altalta bakıldığında daha bir anlam kazanıyor.. işte o zaman anlaşılıyor, gerçekte 'rol' kesildiği, içten değil eğreti durulduğu, bedenin dilinin ifşaatı.. anlaşılıyor esas duruşta(ymış) gibi yapılırken esasta ne tür hinliklerin kurulduğu ve kurumsallaştığı.. söz bu kadar.. şimdi konuşsun fotoğraflar..
Başbuğ ne kadar da şaşkın.. Gül ne kadar da yorgun.. biri başkomutan.. diğeri onun sevk ve idaresi altındaki duyduklarına "emredersiniz"den başka birşey dememesi gereken asker..
başka bir anlatımla hangi astı başbuğun yanında bu şekilde manalı ve umursamaz bir şekilde "poz" verebilir.. verebilirse n'olur..

Devletin iki numarasının yanında nispeten nötr ancak yine hoşnutsuz bir ifade..
acaba 'bu adam' gerçekten bir rus ifadesine mi sahip düşüncesine garkedici donuk bir bakış..
gelmişsin "adet yerini buldun" tarzı bir edâ..

önceki iki numara..
belli ki daha "makbul" birisi..
nasıl olur dudakları âdeta doğuştan 'büzüşmüş' kişi burada yayvan bir hal aldırmış kıvrımlarına..

işte bu dananın kuyruğunun koptuğu an..
yanındaki kişi bağlı olduğu 'amir'i..
yüzdeki ifadeyi en iyimser bakış açısı bile olumlu bir sonuç çıkarabilir mi!?
üst olmaklığını bir kenara bırak, koskoca bir ülkenin başbakanı yanında.. bu 'suratsızlık' da ne oluyor be adam ..!

Generalimiz kendi başbakanından esirgediği yarı tebessümü göstermekten imtina etmiyor, her nedense.. bu zât hani hep böyleydi ve tebessüm ettiği görülemezdi..
ciddiyetle asık suratlılığın..
bön ve boş bakışla asaletin.. farkına varan varır bir gün..

ne kadar da isteksiz ve memnuniyetsiz..

başbakanının yanında bile tebessüm etmemişken senin yanında güleç olacağımı sanma babacan.. burası ciddi bir kurum yanımda öyle gülüp durma bakışı..
çoluk-çocuğun idareci olduğu bir yerde yaşayıp onları 'ağırlama' eziyeti..

kadın zerafeti ve mesafeyi ortadan kaldırıp başbuğ paşaya yaklaşmışken ve fotoğrafa samimiyet çabası ortadayken nasılda bir uzaklaşma..
kadın olabilirsin ama sivilsin..
hele de tayyipin bir bakanı..

paşayla fotoğraf çektirdim.. yaşasın onunla aynı fotoğrafa girdim sevinci..
ne var bunda bu kadar sevindirik olacak canım..
Allah.. Allah.. bu gülebilen paşa bizim paşa mı..vallahi inanmam.. kesin oynanmış bu fotoyla..

Yine asker konuk .. yine gülümseme..

hayret yine gülebilirken pozlanıyor paşa hazretleri..
bu paşa mevkidaşlarıyla gülüyor, amirleri ve komutanları karşısında somurtuyor.. saygıdandır.. saygıdan..



Demek ki neymiş..
İlker general çektirdiği fotoğraflarla pekâlâ söylemek istediklerini söyleyebilirmiş..
sivillere pek bir mesafeliyken üniformalılar yanında daha sevecen olabilmeyi başaran paşayı kimse sakın "yabancı seviciliği"yle açıklamasın.. ne mümkün.. belli ki daha ziyade 'genç subaylar'la 'kart siviller'e verilen mesajlar var bu pozlarda..
19 Ocak 2010 Salı
Kuklalar ve Kuklacılar
MEHMET NATIK'IN İZLENİMLERİ
mehmetnatik1@gmail.com
mehmetnatik1@gmail.com
Her hangi bir konu tartışılırken aynı zamanda katılımcıların mesaj vermelerine de imkan sağlar...
Ya da gündeme gelmesi istenen bir mesele bu tür programlarla ideal kıvama getirilerek pişirilmesi sağlanır...
Bu programlar rastgele yapılmaz, bir program dahilindedir... Herkesin bir çıkarı ve menfaati vardır ve her çıkara ve menfaate hizmet etme potansiyeli vardır...
Al gülüm ver gülüm halleri genel karakteri yansıtır...
Programı hazırlayan ve sunan samimi duygularla çok izlenen reytingi yüksek bir performansı arzulayabilir ama reyting hesabını yapanlar sadece onunla sınırlı kalmaz...
Programı yapan özel olarak bir organizasyon içinde değilse bile kanalın yayın politikasını belirleyenlerden tutun da içeriği, katılımcılar ve kısaca aklınıza gelen herkes ve her kesim rant devşirmenin hesabını yapar...
Herkes ve her kesim kendi payına düşeni mutlaka alır...
Kimi az kimi çok...
Ama mutlaka paylaşılan bir rant vardır...
Bu tür açık oturumların katılımcılarının daha sonra sergiledikleri performansa göre yıldızlarının parladığına şahit oluruz...
Bunlar her meslek grubundan insan tipleri olabilir...
Bir kısa parentez açarak hatırlatalım bu bahsettiğimiz programlar sabah şekerleri cinsinden olanlar değil tabii ki...
Ağırlıklı ülke siyasetine matuf programlar...
Katılımcılar da tabii ki ve de doğal olarak bu konularda söz söyleme hakkını kendinde görenler ya da bir başka deyişle bu konularda söz söyleme hakkına sahip olmasına karar verilenler ile akademik çalışmaları sayesinde ön plana çıkmayı başarabilenler ve çıktıkları yerlerde tutunmayı başarabilenler ve dahi her konuda kendilerini -bazılarının hakkını yemeyelim- la yu'sel bir konumda sorumlu sorumsuz konumları itibariyle söz söyleme hakkını kendinde gören gazeteci taifesi olur...
Yine doğal olarak siyasi parti temsilcileri gündemdeki konulara göre iktidarı temsil ediyorsa mevcut politikayı savunmak için muhalefeti temsil ediyorsa eleştirmek için baş köşelerde yerlerini alırlar.
Bir de bizim ülkemize mahsus bir durumun gereği ile statükoya, ya da Ergenekonvari yapılanmalara hizmet sunanlar da her türlü kimlikle bu programlarda yer tutarlar...
Bu saydığımız katılımcıların kahir ekseriyeti maaşını milletin verdiği vergilerden alan devlet bürokrasisinin her türlü kademesinde ya el'an görevlidirler ya da emekli olarak maaş olmaya devam edenlerdir...
Davul başka boyundadır ama tokmağı hiç ellerinden bırakmazlar...
Çünkü artık tokmak ellerinden bir parça olmuştur...
Bunlar elleri taşın altında olmadıkları halde çok rahat konuşma imkanına sahiptirler...
Malumatfuruşluğun yanı sıra samimi duygularla yanlış giden politikaları eleştirmek ve doğru olanları göstermek için çırpınışlar gözden kaçmaz...
Hasbelkader çırpınışlar ve tespitler vardır...
Bu çırpınış ve tespitler bazen yankısını bulur ve fikirleri dikkate alınır...
Değerlendirilirler...
Fikirlerinin uyuşabileceği düşünülen her yapı onlara teklifte bulunur...
Malumatfuruş olan veya şöhret olma sevdalıları da bundan nasibini alır....
Onlar da kişisel menfaatleri için sarfettikleri çabanın karşılığını bulur...
Bunlar da bir yerlerde değerlendirilirler...
Bunları değerlendirenlerin sezgileri çok önemlidir...
Sezgileri ile bilinçli teklif götürenler bunlardan ve düşüncelerinden azami fayda sağlar...
Çünkü onlar ne istediğini bilir teklif edilenler de ne vereceğini bilir...
Bu durumda olup ta yıldızı parlayanları hem iktidar olan parti saflarında hem diğer parti saflarında hem de başka mihrakların saflarında hizmet kervanına katıldıklarını görürsünüz...
Bu hal sürekli bir döngüdür...
Burada bir mim koyalım...
Eskiden bu iş nasıl oluyordu diyenlere cevap olsun...
Eski imkanlarla tabii ki bu işler kendi çapında oluyordu ama dar alanda olduğu kadar ile...
Bu tv programları ve gazete sayfalarında görüşlerini ifade etme imkanı pazarı genişletti...
Bununla beraber bu bahsettiğimiz gruplar arasında sistematik olarak durumdan vazife çıkararak topluma nizamat vermek isteyen toplum mühendislerinin çokluğu da gözlerden kaçmaz...
Bu toplum mühendisliğine soyunanlar bu insanların içinden çıktığı gibi sistemli ve gönüllü taifeden de çıkar...
Gönüllü taife zaten bir çıkara hizmet etmektedir ve Katılımcılar da tabii ki ve de doğal olarak bu konularda söz söyleme hakkını kendinde görenler ya da bir başka deyişle bu konularda söz söyleme hakkına sahip olmasına karar verilenler cümlesinde kendilerini bulurlar...
Şimdi bu kadar analizi niye yaptık ya da niye bu kadar uzun bir giriş yaptık ona bakalım...
NTV tv kanalında bir açık oturum sunucu Murat BİRSEL konuklardan birisi Mine KIRIKKANAT, kendisi bir gazeteci, gündem malum; mevcut siyasi meseleler ve iktidarın icraatları...
Mine Hanım yüzüne yayılan ilginç bir gülümsemeyle ülke siyasetine dair engin görüşlerini açıklarken sözü ülke yönetimine getiriyor ve bunu ABD ve diğer uluslararası güç ve siyaseti yönlendirme odaklarına getirerek Türk siyasasını ve devletini aciz bir konuma yerleştiriyor ve geçmiş yaşanan siyasi istikrarsızlıklardan ve hükümetlerin ve dahi devlet yöneticilerinin beceriksizlerini bir bir sıralıyordu...
En sonunda sözü getirdiği nokta...
Bu ülkede iktidara gelenler her şeyi berbat ediyorlar bize de sıkıntı veriyorlar en iyisi biz duruma müdahale edelim derlerken bir de bakıyorlar ki Recep Tayyip Erdoğan diye birisi parti kurmuş....
Biz bunlara kol kanat gerelim bunlar iktidar olsunlar...
Zaten İMF politikalarını uygulattık bize bu politikaları devam ettirecek, istikrarı(!) sağlayacak bir iktidar lazım diye bunların iktidar olmalarının zeminini sağladılar diyor...
Daha buna benzer farklı ifadeler...
Kusura kalmayın söylediklerini birebir aklımda tutamadım ama genel çerçeve bu...
Tabi açık oturumun gündemi mevcut siyasi meseleler dediysek de yasadışı yapılanmalar ve Ergenekon meselesi de tartışmanın bir cüzü...
Ve dahi iktidarın mevcut gündeme dair her meselede tutumu...
Mine Hanım 7 yıl sonra uyanmış ve farketmiş ki iktidar bir kukla ve kuklacıların kökü dışarıda...
Sunucunun ve diğer katılımcıların itirazlarını ve sözlerine getirmeye çalıştıkları eleştirileri duymuyor bile...
İyiye dair ne varsa silip süpürüyor ve meşhur sivil dikta söyleminin zemine sağlam taşlar döşüyor...
Hukukdışı yapılanmaların cansiperane savunuculuğunu yaparak dezenfermasyonun farklı bir şeklini uyguluyor...
Onun hedefi belli izleyici kitlesinin kafalarında oluşturmaya çalıştığı soru işaretleri...
Gelelim bir diğer açık oturuma HABERTÜRK kanalı ve Yiğit BULUT'un SANSÜR'üzü
Konuklardan birisi naif hukukçu her görüşe katıldığını uzun uzun ifade eden ardından da amalı bir cümle kurarak her şeyi yıkıp eyledi viran mantığına sahip Prof. Süheyl BATUM...
İlginçtir onunda söyledikleri Mine Hanım'ın söyledikleri ile birebir örtüşüyor...
Ağız aynı ağız, söylem aynı söylem...
Bir torna tezgahından çıkmış gibi...
Taşlar yerine oturuyor...
Bir tezgahın içindeyiz...
Bu yargıya nereden mi vardım...
Ülke gündeminde oluşturmaya çalışılan yeni tartışmalar bu söylemlerin yalnız bunlar tarafından dillendirilmediğini, farklı versiyonlarının daha başkaları tarafından da dillendirildiğini görüyoruz...
Senaryo aynı senaryo...
Tezgah aynı tezgah...
50 yıldır sergileniyor...
Tabi yerseniz...
Senaryoyu hazırlayan tezgahtarların gözden kaçırdıkları ise hiç bir şeyin artık gizli kalmayacağı gerçeği...
Modern zamanlarda her oyun çok çabuk deşifre oluyor ve kuklacılar da kuklalar da kral çıplak çığlıklarının arasında sahne ışıklarının üzerilerine çevrilmesine sebep oluyor...
Gösteri dünyasına hoş geldiniz...
Bu programlardan hoşlanmamak elde değil...
16 Ocak 2010 Cumartesi
Yargı Taraftır
MEHMET NATIK'IN İZLENİMLERİ
mehmetnatik1@gmail.com
mehmetnatik1@gmail.com
Evet yargı taraftır...
Tarafsız yargı olamaz...
Bu konuda süregelen tartışmalar ve yapılan spekülasyonlar akıl karışıklığına sebep olmaktan başka bir amaca hizmet etmez...
Yargı bağımsız olmalı diye bas bas bağıranlar, Yargı siyasallaşıyor diye yeri göğü inletenler aslında asıl olması gerekeni gözlerden uzak tutmaya çalışıyorlar...
Nedir asıl olması gereken???
Adalet Adalet Adalet...
Aslında gözümüzün önünde duran ve haksız uygulamaların ayyuka çıkmasıyla sanal hale gelen, esas olarak sürekli istismar edildiği için zihinlerde yeri olmasına rağmen algıda bozukluk oluşmasıyla sanal hale gelen ve yeniden algıda asli yerini alması gereken kavram...
ADALET...
Üstteki linkte tarafsızlığa vurgu var...
Sabah yazarı Emre Aköz bu yazısında olduğu gibi nicedir her fırsatta tarafsızlığa vurgu yapar.
Ve bu tarafsızlığa daha önce Mehmet Barlas da temas etmişti...
Hiç şüphesiz tarafsızlıktan kasıt adil olunması isteğidir....
Ama tarafsızlığa yapılan vurgu amacı arka plana atmaktadır...
Dolayısıyla asıl dillendirilmesi gereken tarafsızlık değil Adalet olmalıdır...
Vurgu asıla olmadığı içindir ki adı ADALET olan bakanlığın her türlü alt yapısını hazırladığı yargı bürokrasisi bu bakanlığa dahi üzerimizde baskı kuruyorsun diyebilmektedir...
Evet yargı tarafsız olamaz çünkü yargı adaletten yana taraftır ve adil olur...
Bizde adaleti temsil eden gözün kızın gözüne bağlanan örtünün dahi anlamı kaydırılmıştır..
Örtü taraflar arasında adil olunması için etki alanının dışına taşmamayı temsil edeceği yerde mahkemelerde alınan haksız kararların görülmemesini sağlamaya dönüşmüş...
Adalet duygusu yok olduğu için de aynı mahkeme birbirine zıt kararlar alabiliyor...
Mahkemeler ve hakimler kendilerini herşeyin üzerinde görüyor...
Aldıkları kararları açıklarken de Türk Milleti Adına üst başlığını koydukları zaman eller ve kollar bağlanıyor...
Hakimler hakem olması gerekirken garip bir kelime oyunu ile yargıç oluyor...
Hakim yargıç olurken mahkemeye yeni bir isim bulmuyor ve bulamıyorlar...
Oynanan oyun da içi boşaltılmış mahkeme kavramının ifade alanını oluşturduğu sahnelerde sergileniyor...
İsminin başına onursal(!) yakıştırması yaptıkları mütekaidler de kalkıyor kendisini ilgilendirmeyen her konuda konuşup etki alanı oluşturuyor...
Bizde bir söz vardır "Yalanın binası olmaz" diye...
Herşeyini yalan üzerine kuran bir zihniyet mülkün temeli olan adaleti de yalan üzerine kurduğu için yıkılan binayı yine yalan üzerinden ayakta tutmaya çalışıyor...
Yalanın ve yalanlamanın en son durağı bile sayılmayan adaleti sağlayan kurumlardaki zihniyet sanal alemde yaşamak için ısrarlı çabalarını sürdürüyor...
14 Ocak 2010 Perşembe
Uyuşturucu ve Uyuşturanlar ve Uyuşturulanlar
MEHMET NATIK'IN İZLENİMLERİ
mehmetnatik1@gmail.com
Ne zamandır aklımdan geçirdiğim lakin bir türlü elimin varmadığı bir mesele...
Uyuşturucu ve uyuşturanlar...
Ne zaman tv haberlerinde emniyet mensuplarının uyuşturucu satıcılarına yönelik operasyonlarının ve ele geçirilen uyuşturucu miktarının yüksekliğini görsem yüreğim bir cız eder...
Bu akşam yine haber saatinde bir operasyon haberini aktaran özel bir tv'nin sunucusu geçen yıl ele geçirilen miktarın 9 ton olduğunu da aktarınca elim gayrı ihtiyari klavyenin tuşlarına gitti...
Uyuşturucu meselesi önemli bir mesele lakin bu konu ile ilgili yazılı ve görsel basında aktarılanlar sadece uyuşturucu çetelerine yapılan baskınlar ya da nakil esnasında bir ihbarı değerlendiren narkotik şube polisleri diyerek devam eden bilgilendirmenin ötesine geçmeyen haberler...
Yeşilay ve benzeri bir kaç kuruluşun çalışmaları malumunuz uyuşturucunun ne menem bir pis alışkanlık olduğunu anlatmaya çalışır...
Bir de emniyet mensupları rutin olarak özellikle gençlerimize okulla vasıtasıyla ulaşarak tehlikenin farkına varmalarını sağlamaya çalışır...
Bunun için her türlü tanıtım vasıtasını da değerlendirirler...
Gelin görün ki uyuşturucu kullanma yaşının gün geçtikçe daha da küçüldüğü de gözlerden kaçmaz...
Uyuşturucunun zararlarını anlatan her türlü faaliyetin getirisi gençliğe idol olarak sunulan magazin, sosyete ve adı sanat dünyasının meşhuru olarak anılan bir şarkıcı veya sinema oyuncusu veya halkı bilgilendirmeye aracı olan bir gazetecinin uyuşturucu aleminde yakalanmasıyla uçar gider...
İdol olarak gençliğe sunulan şahısların kullanıcı olması onlara özenen genç kitlenin bir kısmını etkilemesi kaçınılmazdır...
Sıklıkla verilen bu tür haberlerin yanı sıra bu meselenin aktarılış tarzı ve sıradanlaştırılması uyuşturucu kullanımının geçlik ve halk nezdinde kanıksanması gibi bir duruma yol açmaktadır...
Savaş ve ölüm kokan bilgisayar oyunlarının çocukların nezdinde ölümü ve kan görmeyi sıradan hale getirmesi gibi...
Bu kanıksama halinin getirdiği sonuç kaçınılmaz olarak duyarsızlık duygusunun tetiklenmesi demektir...
Duyarsızlık duygusu ise gerçek bir durum ile yüzyüze gelindiğinde insanı travma veya duyarsızlığın getirdiği vicdani duyguların körelmesi haliyle karşı karşıya getirir...
Her iki hal de tehlikelidir...
Görüldüğü gibi sonuç ortada...
Siz ağzınızla kuş tutun...
Dibi delik ve çatlak kayık misali siz bir yandan kayık batmasın diye var gücünüzle suyu dışarı atarken o delik ve çatlaklardan zahmetsizce daha da fazla sızmaya devam eder...
Hele hele siz deliklerin ve çatlakların oluştuğu esnada ihmal davranmışsanız...
Ya da başka hesaplarla bunu görmezden gelmişseniz...
Bugün geldiğiniz noktada ise çaresizce çırpınırsınız...
Bu illet topluma bir girmiş ya vücuda giren hastalık gibi kolay kolay çıkmaz...
Anadolu da bir tabir vardır "Dert batmanla girer dirhemle çıkar" derler...
Elbirliği ile çıkmaması için çaba sarf ediyorlar...
Kimse söylemeye cesaret edemiyor ama müşahede edilen ve son zamanlarda daha da belirgin halde gözler önüne serilen gerçek iyice gün yüzüne çıkmaya başladı...
Bu illetin ticaretini yapanlarla satıcıların ve yanı sıra nakil esnasında rahatı sağlanan yollar arasında oluşturulan işbirliği çok cazip hale getiriliyor ve kullanıcıların hayatları üzerinden kirli bir zenginliğin önü açılıyor...
Silahlı bürokraside ve sınır boylarında bir kısım devlet memurlarının bu ticarette adının geçmesi piyasadaki kirliliğin boyutlarını ve vehametini gözler önüne seriyor...
Şemdinli Komisyonu'na ifade verirken “Hırsız içerdeyse kilit işe yaramaz” diyen Emniyet İstihbarat Daire Başkanı Sabri Uzun'un deyişiyle kilit pek işe yaramıyor...
Ülkemizin uyuşturucu ile ilgili sicili her ne kadar bir zamanlar nerede ise ABD tarafından devlet eliyle uyuşturucu ticareti yapan ülkeler sınıfına dahil edilecek kadar mimli bir hale gelecek idiyse de ve yıllar boyu uyuşturucunun transit geçiş güzargahı olarak adı zikredilse de kendi halkımızın bu ibtilaya maruz bırakılması bu kadar yaygın değildi...
Benim gözlemlerime göre uyuşturucunun ülkemiz içinde yayılmaya başlaması 1990'lı yıllarda Sapanca üçgeni diye tabir edilen bölgede ve diğer yerlerde adı pkk ve uyuşturucu ticareti ile birlikte anılan bir takım kişilerin faili malum(!) -galiba meçhul demeliydik- cinayetlere kurban gitmeye başlamasından öncesine dayanır...
O günleri bilen bilir...
Uyuşturucunun Avrupa ülkelerine aktarılmasına göz yumanlar daha iyi bilir...
Bu dış piyasaya gönderilen uyuşturucunun bir kısmının gittikçe artan bir trendle iç piyasaya aktarılması içeride uyuşturucu kullanımının artmasını tetiklemiştir...
Uzun yolda yakalanma riskinin artmasının yanı sıra yolun kısalığı dolayısıyla daha kolay elden çıkarılması ve başka hesaplar da göz önünde bulundurulunca bugün karşımıza kaçınılmaz olarak bu tablo çıkmıştır...
Bugün Ergenekon nam soruşturmada adı geçenlerin ve onların geçmişteki uzantılarının adının o günlerin dokunulmazları olarak hüküm sürenler olduğu göz önüne alınacak olursa ne dediğimiz daha net olarak anlaşılacaktır...
Bugün yaşananların kökünü daha derinlerde aramak lazım geliyor...
Dememiz o ki sorun tek boyutlu değil...
Bizim gördüklerimize gelince buzdağının küçük bir kısmı...
O günlerde bu duruma göz yumanlar bugün devasa boyutlara geleceğinin hesabını yapmışlar mıydı acaba...
Yoksa bu hale geleceğini o günden okumuşlar mıydı...
Eğer okumuşlarsa bu çok daha vahim...
Zira ülkemizin genetiği ile oynamanın bir başka versiyonu ile karşı karşıya olduğumuz unutulmasın...
mehmetnatik1@gmail.com
Ne zamandır aklımdan geçirdiğim lakin bir türlü elimin varmadığı bir mesele...
Uyuşturucu ve uyuşturanlar...
Ne zaman tv haberlerinde emniyet mensuplarının uyuşturucu satıcılarına yönelik operasyonlarının ve ele geçirilen uyuşturucu miktarının yüksekliğini görsem yüreğim bir cız eder...
Bu akşam yine haber saatinde bir operasyon haberini aktaran özel bir tv'nin sunucusu geçen yıl ele geçirilen miktarın 9 ton olduğunu da aktarınca elim gayrı ihtiyari klavyenin tuşlarına gitti...
Uyuşturucu meselesi önemli bir mesele lakin bu konu ile ilgili yazılı ve görsel basında aktarılanlar sadece uyuşturucu çetelerine yapılan baskınlar ya da nakil esnasında bir ihbarı değerlendiren narkotik şube polisleri diyerek devam eden bilgilendirmenin ötesine geçmeyen haberler...
Yeşilay ve benzeri bir kaç kuruluşun çalışmaları malumunuz uyuşturucunun ne menem bir pis alışkanlık olduğunu anlatmaya çalışır...
Bir de emniyet mensupları rutin olarak özellikle gençlerimize okulla vasıtasıyla ulaşarak tehlikenin farkına varmalarını sağlamaya çalışır...
Bunun için her türlü tanıtım vasıtasını da değerlendirirler...
Gelin görün ki uyuşturucu kullanma yaşının gün geçtikçe daha da küçüldüğü de gözlerden kaçmaz...
Uyuşturucunun zararlarını anlatan her türlü faaliyetin getirisi gençliğe idol olarak sunulan magazin, sosyete ve adı sanat dünyasının meşhuru olarak anılan bir şarkıcı veya sinema oyuncusu veya halkı bilgilendirmeye aracı olan bir gazetecinin uyuşturucu aleminde yakalanmasıyla uçar gider...
İdol olarak gençliğe sunulan şahısların kullanıcı olması onlara özenen genç kitlenin bir kısmını etkilemesi kaçınılmazdır...
Sıklıkla verilen bu tür haberlerin yanı sıra bu meselenin aktarılış tarzı ve sıradanlaştırılması uyuşturucu kullanımının geçlik ve halk nezdinde kanıksanması gibi bir duruma yol açmaktadır...
Savaş ve ölüm kokan bilgisayar oyunlarının çocukların nezdinde ölümü ve kan görmeyi sıradan hale getirmesi gibi...
Bu kanıksama halinin getirdiği sonuç kaçınılmaz olarak duyarsızlık duygusunun tetiklenmesi demektir...
Duyarsızlık duygusu ise gerçek bir durum ile yüzyüze gelindiğinde insanı travma veya duyarsızlığın getirdiği vicdani duyguların körelmesi haliyle karşı karşıya getirir...
Her iki hal de tehlikelidir...
Görüldüğü gibi sonuç ortada...
Siz ağzınızla kuş tutun...
Dibi delik ve çatlak kayık misali siz bir yandan kayık batmasın diye var gücünüzle suyu dışarı atarken o delik ve çatlaklardan zahmetsizce daha da fazla sızmaya devam eder...
Hele hele siz deliklerin ve çatlakların oluştuğu esnada ihmal davranmışsanız...
Ya da başka hesaplarla bunu görmezden gelmişseniz...
Bugün geldiğiniz noktada ise çaresizce çırpınırsınız...
Bu illet topluma bir girmiş ya vücuda giren hastalık gibi kolay kolay çıkmaz...
Anadolu da bir tabir vardır "Dert batmanla girer dirhemle çıkar" derler...
Elbirliği ile çıkmaması için çaba sarf ediyorlar...
Kimse söylemeye cesaret edemiyor ama müşahede edilen ve son zamanlarda daha da belirgin halde gözler önüne serilen gerçek iyice gün yüzüne çıkmaya başladı...
Bu illetin ticaretini yapanlarla satıcıların ve yanı sıra nakil esnasında rahatı sağlanan yollar arasında oluşturulan işbirliği çok cazip hale getiriliyor ve kullanıcıların hayatları üzerinden kirli bir zenginliğin önü açılıyor...
Silahlı bürokraside ve sınır boylarında bir kısım devlet memurlarının bu ticarette adının geçmesi piyasadaki kirliliğin boyutlarını ve vehametini gözler önüne seriyor...
Şemdinli Komisyonu'na ifade verirken “Hırsız içerdeyse kilit işe yaramaz” diyen Emniyet İstihbarat Daire Başkanı Sabri Uzun'un deyişiyle kilit pek işe yaramıyor...
Ülkemizin uyuşturucu ile ilgili sicili her ne kadar bir zamanlar nerede ise ABD tarafından devlet eliyle uyuşturucu ticareti yapan ülkeler sınıfına dahil edilecek kadar mimli bir hale gelecek idiyse de ve yıllar boyu uyuşturucunun transit geçiş güzargahı olarak adı zikredilse de kendi halkımızın bu ibtilaya maruz bırakılması bu kadar yaygın değildi...
Benim gözlemlerime göre uyuşturucunun ülkemiz içinde yayılmaya başlaması 1990'lı yıllarda Sapanca üçgeni diye tabir edilen bölgede ve diğer yerlerde adı pkk ve uyuşturucu ticareti ile birlikte anılan bir takım kişilerin faili malum(!) -galiba meçhul demeliydik- cinayetlere kurban gitmeye başlamasından öncesine dayanır...
O günleri bilen bilir...
Uyuşturucunun Avrupa ülkelerine aktarılmasına göz yumanlar daha iyi bilir...
Bu dış piyasaya gönderilen uyuşturucunun bir kısmının gittikçe artan bir trendle iç piyasaya aktarılması içeride uyuşturucu kullanımının artmasını tetiklemiştir...
Uzun yolda yakalanma riskinin artmasının yanı sıra yolun kısalığı dolayısıyla daha kolay elden çıkarılması ve başka hesaplar da göz önünde bulundurulunca bugün karşımıza kaçınılmaz olarak bu tablo çıkmıştır...
Bugün Ergenekon nam soruşturmada adı geçenlerin ve onların geçmişteki uzantılarının adının o günlerin dokunulmazları olarak hüküm sürenler olduğu göz önüne alınacak olursa ne dediğimiz daha net olarak anlaşılacaktır...
Bugün yaşananların kökünü daha derinlerde aramak lazım geliyor...
Dememiz o ki sorun tek boyutlu değil...
Bizim gördüklerimize gelince buzdağının küçük bir kısmı...
O günlerde bu duruma göz yumanlar bugün devasa boyutlara geleceğinin hesabını yapmışlar mıydı acaba...
Yoksa bu hale geleceğini o günden okumuşlar mıydı...
Eğer okumuşlarsa bu çok daha vahim...
Zira ülkemizin genetiği ile oynamanın bir başka versiyonu ile karşı karşıya olduğumuz unutulmasın...
5 Ocak 2010 Salı
Algıları Yanlışa Zorlamak
MEHMET NATIK'IN İZLENİMLERİ
mehmetnatik1@gmail.com
mehmetnatik1@gmail.com
Her gün yeni bir şey tartışılıyor...
Şu son günlerin tartışılan konusuna gelince; Özel Kuvvetler Komutanlığı ve bünyesinde yer alan Seferberlik Tetkik Kurulu...
Bu kurulun şahsında bir de tartışılan bir şey daha var bu kurumların geçmişi...
Cumhuriyetin kurucu zihniyetinin garip refleksleri var...
Geçmişi kurgularken yapısına uygunluğu öyle güzel kurguluyor ki düşünen kafalar şapka çıkarmak zorunda kalıyor...
Bu zihniyetin tezahürünü bugün yaşanan hukuk dışılılığı savunanların ifadelerinde görüyoruz...
Çoğunluğun azınlığa tahakkümü, tek parti diktatörlüğü, yargıyı siyasallaştırıyorlar gibi vecizeler bunların yansımasıdır...
Daha fazlası için mütekaid ve onursal(!) yargı mensuplarının sözlerine, solculuk iddiasında bulunan pozitivist zihniyetli, din karşıtı gazetecilerin sözlerine ve CHP'lilerin sözlerine bakmak yeterli...
Diğerlerini kuyruğa ekleyebilirsiniz...
Konumuza dönelim biz isterseniz...
Yapıya uygunluk demiştik...
Biz de istihbaratın geçmişini ısrarla Teşkilatı Mahsusa ile başlatırlar...
Biraz zorlayanlar ise Sultan 2. Abdulhamid'e nispet edilen Yıldız Teşkilatını da göz ardı etmez...
Bu zihniyet garip bir biçimde işine gelince tarihte yıkılan her devletten sonra küllerinden doğan Anka Kuşu gibi devlet kurmakla övünürken kurulan ve sürekliliği sağlayan bu devletlerin istihbari teşkilatlarını hep görmezden gelmiştir...
Halbuki tarihte kurulan bütün devletler hayatta ve ayakta kalabilmek için istihbarat teşkilatlarına ihtiyaç duymuşlar ve bu yapı hep var olmuştur...
Devletler yıkılırken, isim değiştirirken yeniden inşa edilen devletlere en büyük lojistik destek gizliliğini muhafaza eden bu teşkilatlardan sağlanmıştır...
İstihbarat teşkilatı kolay uyum sağlayan yapısından dolayı intibak etmekte zorlanmadığı ve zaten yabancısı olmadığı yeni bünyede vazifesini sürdürmüştür...
Kadim geleneklerde önemi hiç bir zaman göz ardı edilmese de, 19. yüzyılın yarısından sonra etkisi daha fazla hissedilmeye ve dillendirilmeye başlanmış, tarihin en vahşi ve kanlı savaşlarına sahne olan 20. yüzyılın ilk yarısında ve modern zamanlarda, geri planda asıl savaş istihbarat teşkilatları arasında yaşanmış ve halen devam etmektedir...
Başka devletlerde istihbarat teşkilatları sürekli kendini yenilerken geçmişini inkar etmediği gibi kadim geleneklerden faydalanmanın yanı sıra tarihin tozlu sayfalarında yerini alan büyük imparatorlukların tecrübesinden yararlanmasını da bilmiştir...
Nazi Almanyasının ünlü istihbaratçısı General Gehlen'in ABD istihbaratına katkısı göz ardı edilemez...
Teşkilatı Mahsusanın en önemli şahsiyetlerinden olan Kuşçubaşı Eşref ile ABD'li akademisyen(!) Dr. Philip H. STODDARD'ın uzun söyleşileri ve onun engin tecrübelerinin ABD'ye yansıması da göz ardı edilemez...
Bizim devlet geleneğimize gelince 1. Dünya Savaşı sonrası kurulan genç cumhuriyet istihbari yapıyı devralırken bir çok ismi de saf dışı etme mekanizmalarını çalıştırmıştır...
Saf dışı etme mekanizması sadece isimlerle münhasır kalmamış köklü bir geçmiş de sınırlandırılmıştır...
Engin tecrübeler daha sonra yansıyan bilgi kırıntılarında adeta yok sayılarak garip bir biçimde 1940'lı yıllar sonrasında istihbaratçılar ABD tarafından yetiştirilmiş şekline büründürülmüştür....
Fuat Doğu'nun Gehlen'in öğrencisi gibi gösterilmesi bir garabet örneğidir...
Asıl sıkıntı ve acı vereni ise adına gayri nizami harp dedikleri taktiğin sanki yeni bir şeymiş gibi sunulması ve bunu böyle söyleyenlerin bu taktiği kendi halkımıza uygulamalarıdır...
Sadesuyatirit olsun diye Taraf Gazetesinden alıntı yaptığımız http://www.taraf.com.tr/haber/46236.htm bu linkteki söyleşide doğrular ile beraber eksikliklerin olduğu gözlerden kaçmaz...
Bu söyleşide eksik kalan kısımlardan bir tanesi Seferberlik Tetkik Kurulu adıyla kurulan yapının ilk gibi lanse edilmesidir...
Kendi halkına karşı uygulamalar için doğrudur ve ilktir...
Fakat işgal altındaki Osmanlı'nın son dönemlerinde Teşkilatı Mahsusa'nın uzantısı Karakol Cemiyeti'nin faaliyetleri yok sayılmaktadır...
Aslında yok sayılması amaçlar göz önünde bulundurulduğunda garip karşılanmaz...
Zira Karakol Cemiyeti gayri nizami harbin hazırlıklarını işgal devletlerine karşı yapmış ve savunabilecek tek toprak parçası olarak gördükleri Anadolu'nun muhtelif yerlerine taşıyabildikleri kadar silah ve mühimmatı çoktan taşımışlardı...
Rivayet odur ki eğer nizami bir yapı oluşturulamaz ise en az elli yıl sürecek şimdinin deyimi ile gerilla savaşına hazırlık idi...
Bu tür bir savaşa zaten yabancı değillerdi...
İşgal ve sonrasında geri çekilme esnasında bu tecrübeyi pekiştirmişlerdi...
Güçlü oldukları dönemde ise zaten öncü kuvvetlerin düşman topraklarındaki yaptığı iş bu çerçevede cereyan ediyordu...
Fakat Osmanlı Kurmay subaylarının Anadolu'ya geçişlerinin hızlanması savaşın Anadolu'da sürdürülmesi kararı Karakol Cemiyeti'nin faaliyetlerinin de bu yapıya intibakını sağlamakta bir zorluk oluşturmadı ve entegrasyon sağlandı...
Yapı böylece çoktan dönüşümü sağladı...
Ne çare ki zamanla dış tehdit algısı iç tehdit algısına dönüşünce uyum bu şekli de kabule zorlandı...
50'lili yıllarda kominizm tehdidi ile yeniden yapılanan algılama 60'lı yıllarda devlet içinde hükümet yıkma, darbe yapma ve toplum mühendisliği algısına büründü...
Son elli yılımız bu algının esiri olarak buhran ve istikrarsızlıkla geçti...
Ayağı çarıklı erkanı harp olan halkımızı takdir etmek lazım tam bir sabır küpü gibi davrandı ve davranmaya da devam ediyor...
Son 150 yıldır nice badirelerden geçti ve geçmeye de devam ediyor...
Bize dayatılan her konuda zihin karmaşasıdır...
Rayından çıkartılan kurumlarla psikolojik harbe maruz bırakılmamızdır...
Meramımızı anlatmakta zorlansak da maksadın hasıl olduğuna dair kanaatimizi yüreğimizde taşıyoruz...
İsimler, kurumlar ve farklı amaçlara hizmet eden yapılanmalar sizleri yanıltmasın...
Teşkilatlar uygun olan yapılara zamanla daha kolay uyum sağlar ve her şey aslına rücu eder...
Gazeteciliğe Eleştiri
MEHMET NATIK'IN İZLENİMLERİ
mehmetnatik1@gmail.com
mehmetnatik1@gmail.com
ENTELLEKTÜEL FAHİŞE
Solcu, Marks'ın arkadaşı gazeteci Swinton, 1880 'lerde New York Times'ta yazıyor. Gazete bir yahudi tarafından satın alındıktan sonra düzenlenen toplantıda, davetli gazeteciler basının onuruna kadeh kaldırmak üzere kürsüye çağırıyorlar onu. Swinton elindeki kadehiyle kürsüye çıkıyor. Çıt yok...
Ve tarihi cümleler dökülüyor bir bir ağzından.
"Dünya tarihinin şu anına dek, Amerika'da "Özgür bağımsız basın" diye birşey olmamıştır. Bunu siz de biliyorsunuz biz de..." diye başlıyor sözlerine; "Hiçbiriniz düşündüklerinizi olduğu gibi yazmaya cesaret edemezsiniz. Bunu yapmaya kalktığınızda yazdıklarınızın önceden basılmayacağını bilirsiniz çünkü. Çalıştığım gazete bana düşüncelerimi özgürce yazmam için değil, tersine yazmamam için haftalık bir ücret ödüyorlar. İçinizde benzer biçimde benzer ücret alan başkaları da vardır. Düşüncelerini açıkça yazacak kadar salak olan herhangi biri, sokakta başka bir iş arıyor olacaktır. Gazetemin herhangi bir sayısında düşüncelerimi apaçık yazmaya izin verseydim, 24 saat dolmadan işimden atılırdım. Gazetecilerin işi; gerçeği yok etmek, düpedüz yalan söylemek, saptırmak, kötülemek, servet sahiplerine dalkavukluk etmek, kendi gündelik ekmeği uğruna yurdunu ve soyunu satmaktır. Bunu siz de biliyorsunuz, ben de… Öyleyse şimdi burada "bağımsız özgür basının" (!)"şerefine" (!) kadeh kaldırmak saçmalığı da nereden çıktı? Bizler, sahnenin arkasındaki zengin adamların oyuncakları, kullarıyız. Bizler ipleri çekilince zıplayan oyuncak kuklalarız...
Onlar ipleri çekiyorlar ve biz dans ediyoruz.
Yeteneklerimiz, olanaklarımız ve yaşamlarımız, hepsi başkalarının malı.
Bizler entellektüel fahişeleriz.”
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
